İslam & Din içinde Evliyalarımız konusu , İyi ahlâk; mârifetin kuvveti sebebiyle, kimseye düşman olmaman ve hiç bir kimsenin de sana düşman olmamasıdır." buyurdular. Peygamber efendimizin makâmının çok yüksek olduğunu anlatırdı. "Hiç kimse, Peygamber efendimizin makâmına ulaşamamıştır. ...
|
|
|||||||
| KAYIT OL | Yönetim Takımı | Üye Listesi | Tüm konuları okunmuş kabul et |
|
|
#291 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
İyi ahlâk; mârifetin kuvveti sebebiyle, kimseye düşman olmaman ve hiç bir kimsenin de sana düşman olmamasıdır." buyurdular. Peygamber efendimizin makâmının çok yüksek olduğunu anlatırdı. "Hiç kimse, Peygamber efendimizin makâmına ulaşamamıştır. O'nun makâmını geçtim veya geçerim diyen doğru yoldan ayrılmış olur. Zîrâ velîlerin en son dereceleri, Peygamberlerin ilk dereceleridir." buyurmuştur. Kendisine havf, korku ve recâ, ümitten soruldu. O zaman; "Korku ve ümit, kul itâat hâlini bırakıp benlik sevdâsına düşmesin diye, nefsi bağlayan iki yulardır." buyurdu. Ebû Bekr Vâsıtî hazretlerine velînin mânevî hâlinden sordular. O; "Allahü teâlâ; evliyâsını başlangıç hâlinde ibâdeti, olgunluğunda lütufları ile örterek terbiye eder. Sonra onu kendisi için takdir edilen mânevî sıfatlara garkeder. Daha sonra vakitlerini Allahü teâlâ için geçirmenin zevkini tattırır." buyurdu. Ebû Bekr Vâsıtî hazretlerine son hastalığında; "Bize vasiyette bulun." dediler, o zaman; "Allahü teâlânın sizden istediği şeylere uygun hareket edin." buyurdu. Ebû Bekr Vâsıtî buyurdu ki: Velînin dört alâmeti vardır. 1) Kendisine gelen musîbetten şikâyet etmemesi. 2) Kendisinden ortaya çıkan kerâmeti gizlemeye çalışması, âşikâr etmemesi, halka gösteriş yapmaktan ve şöhretten kaçması. 3) İnsanların verdiği sıkıntı ve belâlara katlanması, onlara karşılık vermemesi. 4) Kendilerinden ortaya çıkan fiillerle Allahü teâlânın kullarına karşı gizlenmeleridir. Yine buyurdu ki: Havftan, azab korkusundan daha yüksek makam, Allahü teâlânın sevmediği kimseyi sevmemektir. BİR KEDİNİN TEŞEKKÜRÜ İnsanlara elinden geldiği kadar yardımda bulunur ve iyilik yapmaya teşvik ederdi. Kendisi anlatır: "Bir zaman mühim bir iş için gidiyordum. Başımın üzerinde bir kuş uçmaya başladı. Bir anlık gaflet eseri olarak kuşu yakaladım. O elimde iken, başka bir kuş daha uçmaya başladı. Elimdeki kuşun eşi veya annesi zannederek kuşu elimden bıraktığım anda, kuş öldü. Buna çok üzüldüm. O günden sonra bende bir sıkıntı başladı ve bir sene geçmedi. Bir gece Peygamber efendimizi rüyâmda gördüm. Bir senedir, o kadar çok sıkıntının tesirinde kaldığımı, çok zayıflayıp ayakta namaz kılamaz hâle geldiğimi arz ettim. O zaman; "Bunun sebebi, bir serçenin, huzurda senden şikâyetçi olmuş bulunmasıdır." buyurdular. Bunun üzerine af diledim, kabûl olunmadı. Bundan bir zaman sonra, evimizdeki kedi yavrulamıştı. Ben bu sıkıntı içinde düşünürken, bir yılanın kedi yavrularından birisini yakalamaya çalıştığını gördüm. Asâmı yılana vurunca, kaçtı. Kedinin annesi gelip yavrusunu aldı gitti. Ondan sonra iyileştim; namazlarımı ayakta kılmaya başladım. O gece rüyâmda yine Peygamber efendimizi gördüm. "Yâ Resûlallah! Bugün sıhhat buldum." deyince; "Bunun sebebi, huzurda, bir kedinin senin için teşekkür etmesidir." buyurdular. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.349 2) Nefehât-ül-Üns; s.170 3) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.302 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.141 5) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.323 6) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.104 7) Târih-i Bağdâd; c.3, s.244 8) Ravd-ur-Reyyâhîn; s.236 9) Tabakât-ı Ensârî; s.362 10) Sefînet-ül-Evliyâ; s.145 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.41 12) Nefehât-ül-Üns Terc; s.224 13) Firdevs-ül-Mürşidiyye; s.82, 248 14) Makâmât-ı Ebû Saîd; s.216, 274 15) Şerh-ut-Tearrûf; c.1, s.106
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#292 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ BEKR VERRÂK Evliyânın meşhurlarından. İsmi Muhammed bin Ömer'dir. Künyesi Ebû Bekr, lakabı Verrâk'tır. Doğum târihi bilinmemekte olup 893 (H.280) senesinden önce vefât ettiği tahmin edilmektedir. Aslen Tirmizli olup, Belh şehrine yerleşmiştir. Zamânının büyük âlimlerinden ve evliyânın meşhurlarından olan Ahmed bin Hadreveyh ve Muhammed bin Ali Hâkim Tirmizî'nin derslerinde ve sohbetlerinde bulunup kemâle ermiştir. Allahü teâlânın sevgili kuluydu. Dünyâya ve dünyâlığa aslâ düşkünlük göstermezdi. Devamlı ibâdet eder, günahlardan şiddetle sakınırdı. Velî yetiştiren mânâsında "Müeddib-ül-Evliyâ" lakabıyla anılmıştır. Ebû Bekr Verrâk hazretleri şöyle anlatmıştır: Hocam Muhammed bin Ali Tirmizî bir gün bana; "Seni bir yere götürmek istiyorum." deyince; "Emir sizindir efendim!" dedim. Sonra birlikte yola çıktık. Çok geçmeden büyük bir sahrâya ulaştık. Sahrânın ortasında yeşil bir ağaç ve ağacın altında bir çeşme ve çeşmenin yanına konulmuş bir taht vardı. Gâyet güzel giyimli bir zât bu tahtın üzerine oturmuştu. Hocam yanına yaklaşıp selâm verdi. Selâmdan sonra yerinden kalkıp hocamı yerine oturttu. Bir müddet sonra başkaları sağdan soldan gelmeye başladı. Nihâyet kırk kişi oldu. Taht üzerinde ilk gördüğümüz zât semâya işâret etti. Semâdan çeşitli yiyecekler indi. Bunları yedikten sonra hocam o zâta bâzı suâller sordu. Her birine uzun uzun cevap verdi. Fakat ben bir kelime bile anlayamamıştım. Bir müddet sonra hocam izin istedi. Oradan ayrıldık. Döndükten sonra bana; "Ey Ebû Bekr! Haydi git! Hiç şüphen olmasın ki ebedî saâdete erdin!" buyurdu. "Efendim o gittiğimiz yer neresiydi? O görüştüğümüz zât kimdi?" dedim. "Orası Sina Çölüydü. Görüştüğümüz kimse evliyânın kutbuydu." dedi. "Kısa sürede Tirmiz'den Sina Çölüne nasıl ulaştık?" diye sorunca, bunun hal olduğunu ifâde eden bir cevap verdiler. Ebû Bekr Verrâk hazretleri Ömrü boyunca Hızır'la aleyhisselâm görüşmeyi murâd ederdi. Her gün kabristana gider gelir ve bu arada bir cüz Kur'ân-ı kerîm okurdu. Bir gün yine bu maksatla evinden çıkarken, kapıda nûrânî yüzlü bir ihtiyar kendisine selâm verip; "Benimle sohbet etmek ister misin?" diye sordu. O da "İsterim." deyince, berâberce konuşarak kabristana gidip geldiler. Evin kapısına gelince, o nûr yüzlü ihtiyar; "Bunca zamandır görmek istediğin Hızır benim. Benimle sohbet edeceğim derken bugün bir cüz Kur'ân-ı kerîm okumaktan mahrûm kaldın. Hızır'la sohbet etmenin sonucu bu olunca, diğer insanlarla konuşmanın netîcesi ne olur?" buyurdu. Biricik oğlunu mektebe gönderdi. Birgün çocuğun benzinin sararıp bedeninin titrediğini gördü. Sebebini sorduğunda: "Hocam bana bir âyet-i kerîme öğretti. O âyette cenâb-ı Hak meâlen; "Eğer siz (dünyâda) küfrederseniz, çocukları aksaçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günde (kıyâmet gününün şiddet ve azâbından) kendinizi nasıl koruyabilirsiniz?" (Müzzemmil sûresi: 17) buyuruyordu. Bu âyetin şiddetinden böyle oldum." dedi. Çocuk hastalandı. Bir müddet sonra da vefât etti. Babası Ebû Bekr el-Verrâk oğlunun mezarının başında ağlayarak kendi kendine şöyle dedi: "Ey Ebû Bekr! Çocuğun bir âyet işitmekle hastalanıp can verdi. Bunca yıldır Kur'ân-ı kerîm okur hatmedersin, sana birşey olmuyor. Yoksa kalbin taş mıdır?" Ebû Bekr Verrâk hazretlerini, vefâtından sonra rüyâda gördüler. Benzi sararmış bir hâlde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sebebini sorduklarında; "Gömülü bulunduğum şu kabristana defnedilen cenâzelerden, onda biri bile mümin olarak ölmemiş." buyurdu. "Öldükten sonra sana nasıl muâmele edildi?" diye sorduklarında: "Elime bir sevap ve günah defteri verildi. Bunu okurken, bilmediğim bir günahtan dolayı, amel defteri baştan başa simsiyah oldu. Geriye kalan kısmını okuyamadım. O sırada bir nidâ geldi ve; "Dünyâda iken lütuf ve ihsânımız olarak bu günâhını gizlemiştik, burada açıklamak bize yakışmaz, affettik." buyruldu. Talebelerinden Bekr-i Sugdî; "Ebû Bekr-i Verrâk, ibâdetini Allahü teâlâyı tâzim için yapardı. Ondan karşılık almak için değil." derdi. Yine talebelerinden Hâşim-i Sugdî nakleder: Ebû Bekr-i Verrâk hazretleri buyurdu ki: "Çok uyumak, çok yemek, çok konuşmak gönlü katılaştırır." "Çok sözden murâdım hayır ve şerden bahsederken sarfedilen sözlerdir. Hiçbir işe yaramayan kelimeler ise, değil katılaştırmak, kalbi öldürür bile." "Dünyâ peşinde koşanların yanında, ilim ve mârifetten bahseden kimse ârif değildir." "İnsanlarda üç sınıf önemlidir: Devlet adamları, âlimler ve zâhidler. Devlet adamları bozulunca, halkın huzûru bozulur. Âlimler bozulunca, halkın dîni zayıflar. Varını yoğunu Allah yolunda harcayan zâhidler bozulunca da, ahlâk fesâda uğrar. Devlet adamlarının kötülüğü zulüm ile, âlimlerin bozukluğu hırs ve tamah ile, dünyâya düşkün olmayanların, zâhidlerin bozulması da riyâ ve gösteriş ile olur." "Uzuvlarını nefsinin istekleriyle tatmin ederek memnun eden, kalbine pişmanlık ağacı dikmiş demektir." "İyiliği görüp, kıymetini takdir ederek ona karşı saygılı olmak, nîmetin şükrüdür." "Çok defâ Allah rızâsı için iki rekat namaz kılar, selâmdan sonra O'na lâyık ibâdet yapamadığım için kendimi hırsızlıktan tövbe eden biri gibi suçlu hissederim." "Derviş, dünyâ ve âhirette mes'ûddur." sözünün mânâsı soruldu. "Dervişten dünyâda sultan vergi almaz. Âhirette Allahü teâlâ hesap sormaz." buyurdu. "Kötü huydan, haramdan sakınır gibi sakınınız." "Allahü teâlâ ile kendi aranda doğruluğu, halkla kendi aranda da yumuşaklığı sağla." "Yeterli ilme sâhip ve ehil olmadan kelâm ilmiyle uğraşmak, insanı dinsizliğe götürür." "Fıkıh öğrenmeyip tasavvufla uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan, bid'at sâhibi yâni sapık olur. Her ikisini edinen hakîkate varır." "Avâmın (sıradan halk) kalbleri saf, dilleri temiz olmalı ve bunlar nâmusunu korumalıdır. Bu huylardan nasipsiz olanların işi gücü kötülük olur. Onlar şeytana iş bırakmazlar." "Âlimler bozulunca din ortadan kalkar, çünkü âlimler dînin bağıdır. Bağ çürüyünce neyi bağlayabilir?" "Kötü istekler, insana hâkim olunca kalp kararır. Netîcesinde göğüs, kalp daralır, huy kötüleşir, sevilmez olur. Zulmetmeye başlar. Bu artık insan değildir. İnsan kılığında bir şeytandır." "Belânın gelişi çeşitlidir, bunlardan biri ihtilâftır. İhtilâf, düşmanlığa sebeb olur. Düşmanlık da, ortalığı belâ ve âfetlere boğar." "Nefsine âşık olan, kibirli, kıskanç, aşağı ve hakîr olur." "İhlâs sâhibi mi olmak istiyorsun, önce baş olma sevgisini kalbinden at. Sonra kendini kimseden üstün görme." "Seni Allah'a yaklaştıran şey, ihtiyacını O'ndan istemendir. Halka sevdiren şey de onlardan bir şey istememendir." "Sabahleyin insanlara bakar; kimin helâl, kimin haram yediğini bilirim: Kim kalkar kalkmaz, boş lâf ve sövüp saymakla dilini açarsa, o haram yemiştir. Kim ki, dilini Allahü teâlânın zikri ve kelime-i tevhidle açar ve istiğfârla meşgûl ederse, o kişinin helâl yediğini bilirim." "Müminin dört alâmeti vardır: Dili zikreder, sessizliğinde tefekkür eder, ibret nazarıyla bakar, hayırlı amel işler." "Hikmetin birinci husûsiyeti sükût edip, ihtiyaç kadar konuşmaktır." "Allahü teâlâ bir kulundan şunları ister. Kalbin; Allahü teâlânın evine hürmet, yarattıklarına şefkat etmesi. Lisanın; Kelime-i tevhidi söyleyip, yaratıklara yumuşaklıkla muâmele etmesi. Bedenin; ibâdet ve tâatte bulunup, müminlere yardım etmesi. Huyun; Allahü teâlânın hükmüne sabır gösterip, yarattıklarına karşı halîm-selîm olması." "Büyüklerden birinden duydum; Şeytanın bir mümini yoldan çıkarma taktiği şudur: O, bir mümine ilk önce; "Kâfir ol!" diye vesvese verecek kadar budala değildir. İlk önce onu mübahlara karşı hırslandırır. Mümin kimse, nefsinin helâl isteklerine esir düşünce de, işini daha da kolaylaştırmak için günah işlemeye teşvik eder ve sonunda "Kâfir ol!" teklifini vesvese yoluyla yapar." "Akıllılara tâbi ol, dünyâya düşkün olmayanlarla güzel geçin, câhillere karşı da sabırlı ol!" Dâimâ seninle olması gereken beş şey vardır. Bunlar, Allah, nefis, şeytan, dünyâ ve halktır. Eğer bunlara karşı şu beş şeyi tatbikte muvaffak olursan saâdete erersin. Allahü teâlânın emirlerine itâat edip, yaptığı her şeyi beğenip râzı olmak, nefse muhalif olup, şeytana düşman olmak, dünyâdan sakınmak, halka karşı da şefkatle muâmele etmek lâzımdır." "Halktan uzak durmadıkça Hak'la berâberliği düşünme, dünyâ ile meşgûl olduğun müddetçe tefekkürü düşünme, gönlünü makam ve mevki düşüncesinden temizlemedikçe de ilhâm ve hikmeti düşünme. Çünkü bunlar birbirinin bulunduğu yerde bulunmazlar." "Eskiden fütüvvet sâhipleri (başkasını kendine tercih edenler) arkadaşlarını över, kendilerinden bahsetmezlerdi. Hattâ kendilerini kötülerlerdi. Rahatlığı dostları için, zahmeti kendilerine seçerlerdi. Şimdiyse herkes kendini övüp, dostlarını kötülüyor. Zahmeti arkadaşlarına, rahatı kendilerine alıyorlar." "Harem bin Hayyam el-Abdî, Eshâb-ı kirâmdan Hamâme'nin yanında gecelemişti. Hamâme radıyallahü anh bütün gece sabaha kadar ağladı. Sabahleyin; "Niçin ağladın?" diye sorunca; "Kabirlerin içerisinde bulunanları ortaya çıkardığı, gökteki yıldızların dağıldığı, gecenin sabahını, kıyâmetin kopacağı günü hatırladım da ağladım." diye cevap verdi." "Günahlara baktık, îmânın gitmesine sebeb olan en kötü günahın, Allahü teâlânın kullarına zulmetmek olduğunu gördük." "Edep, konuştuğun zaman dilini korumak, yalnız kaldığın zaman kalbini korumak, dışarıya çıktığın zaman gözünü korumak, yediğin zaman boğazını korumak, uzattığın zaman elini korumak, yürüdüğün zaman ayağını korumak ve bütün işlerinde vaktini korumaktır. Kim âzâlarını korumaz ve vaktini zâyi ederse, onun uzuvları edepsizliğe gider. Kim vaktini değerlendirir, sırrını gözetlerse, Allahü teâlâ onun vakitlerini ve uzuvlarını korur." Allahü teâlânın emirlerine uymayı tercih etmek, nefsi ayıplamak ve dostların nasîhatini öğüt kabûl etmek husûsunda da şöyle buyurmuştur: "Kul, gizli ve açık her zaman Allahü teâlâya itâat eder, hiç bir an O'nun emrinden çıkmaz. Kendisine kötülük edene iyilik eder, nefsin arzusuna uymaz, nîmet zamânında şükreder, şiddet zamânında sabreder. Kendinden aşağı olana ikrâm eder. Kendisiyle istişâre edenin sözünü dinler." Birisi ziyâretine gelmiş huzûrundan ayrılırken; "Bana ne tavsiye edersiniz?" deyince; "Dünyâ ve âhiretin hayrını, halvette ve kıllette (yalnızlıkta ve azlıkta) buldum. Şerrini ise, halk arasına karışıp halkla berâber olmakta buldum." demiştir. "İnsana nefsin hâkim oluşunun temeli, arzulara, isteklere uymaktır. Arzu ve heveslere uyma gâlip gelince kalbi kararır. Kalp kararınca can sıkılır, can sıkılınca huy kötüleşir." "Kalbin altı hasleti vardır: Hayâtı ve ölümü, sıhhati ve hastalığı, uyanıklığı ve uyuması. O, hidâyetle diri olur. Dalâletle ölür. Temizlik ve saflıkla sıhhat bulur. Dünyâya meyletmek ve kararmakla hastalanır. Zikirle uyanır, gafletle uyur. Bunlardan her birinin alâmetleri vardır: Kalbin diriliğinin alâmeti; iyiliğe rağbet, kötülükten el çekmek ve hayırlı amel işlemek. Ölümü de bunların tersidir. Sıhhati, bunlarla sıhhat ve lezzet bulması, hastalığı da tersidir. Uyanıklığının alâmeti duyması ve görmesidir. Uyuması da sağırlığı ve körlüğüdür." "Dünyâ rahatlığının peşinden koşmak, dünyâ ve âhirette sıkıntıya sebeb olur. Dünyâyı terkedip Hakka yakın olmak, sevâbın rahatlığını getirir. Nefsinin arzularını terk eden, onların musîbetlerinden de kendisini korumuş olur." "Seçilmişlerin kalbleri temiz, ahlâkları güzeldir. Onlar insanların önderleridir. İnsanları hayırlı amellere dâvet eder, sultan ve devlet adamlarına emr-i mârûf nehy-i anilmünker yaparak, yâni Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirerek huzur ve âsâyişi sağlarlar. Seçilmişler bozulduğu zaman yalancılar hâkim olur. ÖYLEYSE ATMADIN Ebû Bekr Verrâk şöyle anlatır: Hocam Muhammed bin Ali Tirmizî bir gün bana yazdığı eserlerden bâzılarını verdi. "Bunları götür, Ceyhun Nehrine at!" dedi. Bunları alıp atmaya kıyamadım, götürüp evime bıraktım. Huzûruna gelince; "Kitapları nehre attın mı? Ne gördün deyince; "Hiçbir şey görmedim." dedim. "O halde atmadın." dedi. Kendi kendime dedim ki: "Şimdi bu husûsu merak ediyorum. Atarsam acaba ne olacak?" diyordum. Evime dönüp kitapları aldım, gönlüm râzı değildi ama nehrin kenarına varıp kitapları nehre attım. Bir de baktım ki nehrin suyu ikiye ayrıldı. Suyun dibinde ağzı açık bir sandık ortaya çıktı. Attığım kitaplar sandığın içine düştü. Sonra sandığın kapağı kapandı, nehrin yarılan suyu birleşti. Hocama gidip gördüğüm hâdiseyi aynen anlattım. "İşte şimdi atmışsın." dedi. Bu işin sırrını sordum. Buyurdu ki: "Tasavvuf ilmine dâir yazdığım o kitapları benden kardeşim hazret-i Hızır istedi. O gördüğün sandığı onun emriyle bir balık getirdi. Su onu ulaştırır." dedi. DİLE BİZDEN Kâbe'yi ziyâret için giderken yolda yaşlı bir kadın; "Delikanlı sen kimsin?" diye sordu. "Garip bir adamım." deyince de; "Rabbinle berâberken, O'nun yolunda yürürken, gurbetin verdiği sıkıntıdan şikâyet mi ediyorsun?" şeklinde sordu. Ebû Bekr Verrâk, yürüyecek tâkatı kalmayıp dona kaldı. Orada ona mânevî kapılar açtılar. "Dile bizden dilediğini." dediler. O da; "Yâ Rabbî! Sen bilirsin ki, peygamberlerin ve yaratılanların serveri olan Muhammed aleyhisselâmın başına her türlü dert ve belâ geldi. Halbuki sen hiçbir kimseye hayırdan başka bir şey vermezsin. Belâya katlanmaya tâkatım kalmadı. Bulunduğum çâresizlikten beni kurtar." diye yalvardı. 1) Sıfat-üs-Safve; c.4, s.144 2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.106 3) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.86 4) Tabakât-ı Sûfiyye; s.221 5) Nefehât-ül-Üns; s.174 (Fârisî 124) 6) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.235 7) Risâle-i Kuşeyrî; s.128 8) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.11, s.97 9) Keşf-ül-Mahcûb; s.142 10) Tabakât-ül-Evliyâ (İbn-i Mülakkîn); s.374 11) Tabakât-us-Sûfiyye (Ensârî); s.261 12) Firdevs-ül-Mürşidiyye; s.243, 271, 276 13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.137
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#293 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ BEKR YA'FÛRÎ Evliyânın büyüklerinden. Doğum târihi bilinmemektedir. Şam'a yakın Ya'fûr köyünde yaşadı. 1294 (H.693) senesinde vefât etti. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Açık hâlleri ve kerâmetleri vardır. Zühd, takvâ ve verâ sâhibi bir zât idi. Kalabalık bir cemâat, haçlıların Akka'da yaptıkları zulümden ona şikâyette bulundu. Bunun üzerine Ebû Bekr Ya'fûrî onlara; "İnşâallah orayı ve sâhildeki diğer yerleri yakında fethederiz." buyurdular. Bir müddet sonra Sultan Selâhaddîn tarafından fethedilecek şehirlerin isimlerini saydılar. Zamanla haçlılar ile müslümanlar arasındaki savaş çok şiddetlendi. Akka muhâsara edilmişti. Düşman ordusu kalenin dışına çıkarak, İslâm ordusu ile şiddetli bir çarpışmaya girdi. Sonra tekrar kaleye geri çekilerek kuvvetlerini takviye ettiler ve büyük bir sebât gösterdiler. Kalenin fethi bir gün gecikti. Şemseddîn bin Sel'ûs, orada bulunan Ebû Bekr Ya'fûrî'nin talebelerinden bir cemâate; "Hocanızın bir va'di olduğunu biliyoruz. Ona gidip hatırlatınız. Artık bu harbin şiddeti son haddine ulaştı." dedi. Benî Mibşere Dağındaki Keferkânâ köyünde bulunan, Ebû Bekr Ya'fûrî'nin yanına gittiler ve durumu haber verdiler. Ebû Bekr Ya'fûrî atına bindi, Ümm-ül-kerûm denilen Akka'nın dört saat mesâfede doğusuna düşen bir köye varıncaya kadar yol aldı. Oradan, Akka'nın ışıkları ve dumanları görünüyordu. Yanındakilerden birine; "Ey oğlum! Bana üç taş getir." buyurdu. Birinci ve ikinci taşı, "Allahü Ekber! Yâ Muhammed!" diyerek attı. Sonra onlara: "Haydi dönünüz. İnşâallah yarın kale fethedilir." buyurdu. Günlerden Perşembe idi. Muhâsarada bulunan bir grup kimse, durumu şöyle anlattılar: "İki taşın atıldığı gün, her atışta büyük bir ses vukûa geldi. Surlar parça parça oldu. Büyük bir toz bulutu yükseldi. İnsanlar, gökten belâ indi diye bağırıştılar." Ebû Bekr Ya'fûrî'nin yanında bulunanlar, niçin üçüncü taşı atmadın? diye sorduklarında; "Eğer onu da atsa idim, bütünüyle deniz altüst olurdu. Bu hususta bize izin yok." buyurdu. 1291 (H.690) senesinde Akka fethedildi. Bunu tâkiben, Şam sâhilindeki haçlıların elinde bulunan; Beyrut, Sayda, Sûr, Hayfa ve Usleys alındı. Buralar, Ebû Bekr Ya'fûrî'nin isimlerini tek tek saydığı yerler idi. Ebû Bekr Ya'fûrî, Şam'dan bir gün uzaklıktaki Banyas ehline; "Benî Kantûra oğulları! Burada niçin oturuyorsunuz? Bu toprak kayar." dedi. Onlar orada bir süre oturdular. Oraya kamıştan evler yaptılar. Câhiller, Ebû Bekr Ya'fûrî'nin sözüyle alay ettiler. Dört ay gibi kısa bir zaman sonra Ebû Bekr Ya'fûrî hazretlerinin dediği gibi oldu. Benî Kantûra oğulları oradan ayrılmak zorunda kaldılar. Ebû Bekr Ya'fûrî, vefâtından önce Nemr köyü yakınında bir yere geldi. Defnedileceği yeri tâyin etti. Bu yerin vasıfları kabir için uygun idi. Bir müddet sonra Nemr köyüne üç saat mesâfedeki Telciyat'a geldi ve orada vefât etti. Vefât etmeden önce bir talebesine; "Ben ölünce, beni atım üzerinde gizlice Nemr köyüne götürün. Bunu kimse bilmesin ve hiç kimse benim için bir şey yapmasın. Sahrâdan bir kişi gelir. Benim gaslimi yapar ve cenâzemi kabre indirir." buyurdu. Buyurduğu gibi, onu alıp Nemr köyüne götürdüler. Nemr'e vardıklarında, civâr yerlerden onu sevenler geldiler. Gelenlerin önünde birisi vardı. Önünden herkesin görebileceği bir şekilde büyük bir nûr yükseliyordu. O şahıs; "Velîsi kimdir?" diye sordu. Ona; "Sensin." dediler. O da gasl, techîz ve tekfîn işlerini yaptı. Tâbûtu kabre koyduktan sonra, o kişiyi kimse bir daha göremedi. Orada bulunanlar, o zâtın Hızır aleyhisselâm olduğunu söylediler. Sonra Telciyat ve diğer köylerden onu sevenler geldi. Her biri Ebû Bekr Ya'fûrî'yi kendi köylerine defnetmek istiyorlardı. Bu durum, Banyas kalesindeki sultânın nâibi, Emîr İzzeddîn Eydemir'e bildirildi. Emîr İzzeddîn, yanına askerlerini alarak oraya gitti. Emîr onlara; "Eğer Ebû Bekr Ya'fûrî'nin bu şekilde defnine muhâlefet ederseniz, size kılıçla karşılık veririm." dedi. Talciyat'ın ileri gelenleri: "Biz, bizden iki ve sâlihlerden de iki kişinin kabrin yanında gecelemesini istiyoruz. Şüphesiz Allahü teâlânın izniyle Ebû Bekr Ya'fûrî hangi tarafa îtimâd ettiğini söyliyecektir." dediler. Emîr İzzeddîn; "Biliyorum ki, Ebû Bekr Ya'fûrî sizin düşündüğünüzden daha büyüktür." dedi ve gece kendisi de Nemr köyünde kaldı. İstenildiği gibi dört kişi kabrin başında sabahladılar. Sabah olunca, sâlihlerden olan iki kişi; "Kabirden yırtıcı bir hayvanın çıktığını gördük. O arada bir sesin: "Beni kabrimden çıkaranı Allahü teâlâ parçalasın dediğini duyduk." dediler. Telciyatlı diğer iki kişi de: "Biz de yırtıcı hayvanı gördük ve bir sesin öyle söylediğini duyduk." dediler. Böylece aralarındaki ihtilâf hayırlı bir şekilde halledildi. EY SÂLİHLER Bir gün, Ebû Bekr Ya'fûrî bir mecliste bulundu. O mecliste birçok sâlih ve velî var idi. Bu meclisin toplanmasından maksad, kalblerde itminân hâsıl eden delîllerin açıklanması idi. Herkes bir delîl ileri sürdü. Sonra Ebû Bekr Ya'fûrî'ye döndüler. O da; "Delîl göstermek lâzım mıdır?" deyince, onlar evet dediler. Ev sâhibi, küçük çocuklarını gürültü yapmasınlar diye başka odaya koymuştu. Ebû Bekr Ya'fûrî, eliyle çocukların bulunduğu odayı işâret etti. Kapı ortadan yarılarak açıldı. Orada bulunan çocuklar, tövbe ve istigfâr ediyorlardı. Meclis, titredi ve dalgalandı. Sonra tekrar eliyle işâret etti. Duvar yarıldı ve tavan açıldı. Orada bulunanlar yıldızları gördüler. Bu durum onları korkuttu. Ebû Bekr Ya'fûrî; "Ey sâlihler bunu eski hâline getirin!" buyurdu. Onlar: "Allahü ekber! Buna gücümüz yetmez." dediklerinde; o, iki elini birbirine vurdu. Her şey eski hâline döndü. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.258 2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.197
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#294 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ CÂFER HADDÂD EL-KEBÎR Dünyâya değer vermemesi ve ibâdete düşkünlüğü ile tanınan büyük ve meşhûr velî. Çok ibâdet edenlerin ve zâhidlerin, dünyâya düşkün olmayanların reislerindendir. Onuncu asırda yaşamıştır. Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleriyle sohbet etti. Aslen Bağdâdlıdır. Şam, Mısır ve Mekke'de bulundu. Ömrünü ibâdet ve riyâzetle geçirdi. İbâdet ve cömertliği son derecede idi. Çarşıda demircilik yapar, günde bir dinar on akçe kazanınca işi bırakırdı. Eline geçen parayı akşamla yatsı namazları arasında fakirlerin kapısını tek tek çalarak dağıtırdı. Kendisi günlerce bir şey yemezdi. Oruç tutmak haram olan Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört günü hâriç, yıl boyu hep oruç tutardı. Akşam olunca Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin kapısına gelir, bir-iki parça kuru ekmekle iftâr ederdi. Kendinde olanı dağıtır kimseden bir şey istemezdi. Tasavvufta yetişip yüksek hallere kavuşmuştu. Bir hâlini şöyle anlatır: "Bir defâsında kazvin Mescidinde yirmi gün kaldım. Çok kar yağmıştı. Kuşlar bir köşeye sığınmışlardı. Hiç biri uçamıyordu. Yiyecek bir şey de bulamıyorlardı. Ben bu kuşlar gibi garib ve azıksız bir halde idim. Yirmi gün böylece kaldık. Sonra hava açıldı. Kuşlar uçup gitti. Ben de oradan ayrılıp gittim." Yine şöyle demiştir: "Ebû Mansûr el-Cemşiyârî'nin kendi el yazısı ile şöyle yazmış olduğunu gördüm: "Muhammed ibni el-Ferrâ'ya; fütuhât, kalp gözünün açılması hâsıl olunca, insanın hâli nasıl olur? diye sordum. O; "Kimseden bir şey istemez. Kimseye hâlini söylemez. İstemeden kendisine bir şey verilirse, helâlinden kendisine yetecek kadar alır. Fazlasını almaz." diye cevap verdiler. Bir hâlini de şöyle anlatmıştır: Sa'lebiye'ye gitmiştim. Orası harab olmuş bir vaziyette idi. Yedi günden beri hiçbir şey yememiştim. Son derece aç idim. Bir kümbetin içine girip oturdum. O sırada Horasan'dan bir grup insan kümbetin yanına gelmişti. Onlar da açlıktan bitkin bir halde idiler. İçinde bulunduğum kümbetin yanında yığılıp kaldılar. Bu insanlar çâresiz bir halde iken bineği üzerinde bir atlı çıka geldi. Açlıktan kıvranan insanların önüne bir mikdâr hurma dökünce, hurmaları yediler. Bana hiçbir şey söylemediler. Hurmaları verip giden atlı beni görmedi. Atlı, ayrılıp gittikten bir müddet sonra geri geldi. Oradakilere; "Burada sizden başka biri daha var mı?" diye sorunca; "Evet var." dediler ve künbetin içine işâret ederek beni gösterdiler. Atlı içeri girip bana; "Sen kimsin? Neden konuşmazsın ve hâlini bildirmezsin? Buraya uğrayıp ayrıldıktan sonra yolda karşıma bir kimse çıktı. Benimle çekişti ve; "Geride bir kimse bıraktın, ona yiyecek bir şey vermedin." dedi. Seni doyurmadan gitmem mümkün olmadı. Halbuki ben uzun yolculuktan yorgun düşmüş bir haldeyim." diyerek bana bir mikdâr hurma verip gitti. O gittikten sonra kümbetin yanında bulunan Horasanlıları da çağırdım. Hurmaları berâberce yedik." Ebû Câfer Haddâd hazretleri, gıybetin insanı felâkete düşüreceğini gösteren bir hâdiseyi şöyle nakletmiştir: "Yanımızda çok çalışan, çok ibâdet eden bir genç vardı. Bununla berâber bu genç, başkalarını çok gıybet ederdi. Bir ara kayboldu. Bir müddet sonra onu kötü kimselerin yanından çıkarken gördüm. Niye bu hâle düştüğünü sordum. O da; "Gıybet beni bu hâle düşürdü. Bu kötü insanlardan birine tutuldum. O mânevî hallerin hepsini elimden kaçırdım. Şimdi bunların yanından ayrılamıyorum. Duâ et de, bu halden kurtulayım." dedi. Buyurdu ki: "Firâset, karşısına çıkan bir şey hakkında hâtırına gelen ilk şeydir. Eğer hâtırına aynı cinsten başka şeyler de gelirse, o nefsten gelen sözlerdir." Ebû Câfer-i Kebîr hazretlerinin talebelerinden ve Mekke'de komşularından olan Ebû Câfer Haddâd es-Sagîr başka olup, Mısırlıdır. İbn-i Atâ ve zamânın büyükleriyle sohbet etti. Hocası Ebû Câfer-i Haddâd el-Kebîr gibi o da zâhid ve âbid olup, kazancını fakirlere sadaka vermek, Allahü teâlâya ibâdet ve kullarına yardım etmekle meşhurdu. ALLAH İÇİN TRAŞ Ebû Câfer el-Haddâd hazretleri anlatır: "Mekke'de saçlarım uzamıştı. Yanımda traş âletim de yoktu. Bir berberi gördüm. İyi bir insan olduğunu tahmin ettim ve; "Beni Allahü teâlânın rızâsı için traş eder misin?" diye sordum. "Evet." deyip, yanındaki müşterisini gönderdi. Beni oturtup traş etti. Hem para almadı, hem de harçlık verdi. Ben de elime geçen ilk şeyi getirip Müzeyyin ismindeki o berbere ikrâm etmeye niyet ettim. Mescidde bir adam yanıma gelerek; "Basra'dan bir dostun gönderdi." deyip önüme bir kese bıraktı. İçinde üç yüz dinar para vardı. Hemen kalkarak ahdimi yerine getirmek niyetiyle Müzeyyin'in yanına vardım; "Al bunu! İhtiyaçların için kullanırsın." dedim. Fakat kabûl etmeyip; "Ey mübârek insan! Hem bana geliyor, Allah rızâsı için beni traş et diyorsun, sonra da gelip para veriyorsun, hiç böyle şey olur mu? Haydi işine git, Allah senden râzı olsun." dedi. 1) Tabakât-ı Sûfiyye; s.234 2) Târih-i Bağdâd; c.14, s.412 3) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.339 4) Tabakât-ı Ensârî; s.351 5) Ravd-ur-Reyyâhîn; s.88 6) Nefehât-ül-Üns; s.165 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.139
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#295 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ CÂFER EL-MECZÛM Allahü teâlânın velî kullarından. Duâsı kabûl olan, vesîle edilerek kendisinden meded umulan bir zât idi. Darda kalanlara yardım ederdi. Duâsı bereketiyle pekçok kimse sıkıntılardan kurtulmuş, niceleri de arzularına kavuşmuştu. Doğum ve vefât târihleri tesbit edilememiştir. On birinci asır ortalarında vefât etmiş olup, İbn-i Atâ'nın akrânı idi. Yaş, ilim ve mârifet yönüyle onun emsâllerindendir. İbn-i Hafîf, Ebü'l-Hasan ed-Derrâc'ın başından geçip anlattığı şu hâdiseyi haber verdi: Şeyh Ebü'l-Hasan ed-Derrâc buyurdu ki: "Bir sene, arkadaşlarla gitmeyip, yalnız başıma hac yolculuğuna çıktım. Kadîsiye mescidine vardığımda, orada cüzzam hastası olan bir ihtiyar gördüm. Üzerinde büyük musîbet vardı. Beni görünce, selâm verdi ve: "Ey Ebü'l-Hasan! Hacca gitmek ister misin?" buyurdu. Ben onun bu hâlinden çekinerek; "Evet." dedim. "Benimle yol arkadaşı olmak ister misin?" buyurdu. O zaman kendi kendime; "Sağlam arkadaşları terkettim de, şimdi cüzzamlı bir ihtiyarın eline düştüm." dedim ve ona; "Yok istemem." diye cevap verdim. O; "Sana yol arkadaşı olayım." buyurdu. Ben "Allah hakkı için senin ile yol arkadaşı olmam." dedim. O; "Ey Ebü'l-Hasan! Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; güçlü kuvvetli kimse ona şaşırıp kalır." buyurdu. Ben; "Öyledir." dedim ve onun teklifini kabûl etmeyerek yoluma devâm ettim. Kuşluk vaktinde istirahat için bir yere uğramıştım. Onu orada, rahat bir şekilde oturmuş vaziyette gördüm. Bana daha önce söylediğini tekrarladı. "Ey Ebü'l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır." buyurdu. Ben hiçbir şey söylemeden yoluma devâm ettim. Fakat onun hakkında bende şüphe ve tereddüt meydana geldi. Acele ile yoluma devâm ederek, sabah vakti bir köye ulaştım. Bir de ne göreyim; oradaki mescidde rahat bir şekilde oturuyordu. Bana: "Ey Ebü'l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf olan kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır." buyurdu. Önüne varıp, yüzümü önüne eğdim ve ona; "Allahü teâlâdan af ve senden özür dilerim." dedim. O; "Maksadın nedir?" buyurdu. Ben; "Hatâ ettim, sizinle yol arkadaşı olmak istiyorum." dedim. O; "Sen yol arkadaşı olmak istemedin ve yemin ettin. Senin yeminini bozup da, seni yalancı çıkarmak istemem." buyurdu. Ben; "Hiç değilse öyle ol ki, seni her istirahat ettiğim yerde göreyim." dedim. O; "Peki, dediğin gibi olsun." buyurdu. Bu sözünü duyunca bütün açlığım ve yol yorgunluğum kayboldu. Tek düşüncem ve arzum, çabucak bir sonraki menzile varıp onu görmek oldu. Mekke-i mükerremeye ulaştığım zaman, olanları oradaki büyük velîlere anlattım. Ebû Bekr el-Kettânî ve Ebü'l-Hasan el-Müzeyyen;"O anlattığın zât, Ebû Câfer el-Meczûm'dur. Biz dâimâ onu görmeye çalışıyoruz. Keşke onu bir defâ olsun görebilseydik." buyurdular. Sonra kalkıp tavâf etmeye gittim. Onu da tavâf eder gördüm. Tekrar yanlarına gelip, onu gördüğümü haber ettim. Onlar; "Eğer bir daha görürsen, iyi dikkat et ve bizi de çağır." buyurdular. Ben de "Peki." deyip ayrıldım. Arafat'a çıktım. Sonra Minâ'ya gittim. Onu orada aradım, fakat bulamadım. Minâ'da cemre atılması yâni şeytan taşlama sırasında birisi arkamdan; "Selâmün aleyküm ey Ebû Hasan!" dedi. Dönüp baktığım zaman Ebû Câfer el-Meczûm'u gördüm. Onun teveccühleri bereketiyle o anda bende değişik hâller meydana geldi. Vücûdumu bir titreme aldı, kendimden geçerek yere düştüm. Hîfe mescidine geldiğim zaman, olanları arkadaşlarıma anlattım. Vedâ gününde Makâm-ı İbrâhimin arkasına geçmiş, namaz kılıyordum. Birisi beni çekip; "Ey Ebü'l-Hasan! Daha fazla duâ etmek ister misin?" dedi. Ben de; "Kat'iyyen efendim, sadece bana duâ buyurun yeter." dedim. Buyurdu ki: "Ben duâ etmem. Fakat sen duâ et ben âmin diyeyim." Ben üç defâ duâ ettim. O, "Âmin" buyurdu. Duâlarımdan birisi şöyle idi: "Yâ Rabbî! Kuvvetim günden güne artsın." Gerçekten de öyle oldu. Nice seneler vâki oldu ki, ben bir gecede ertesi günkü ihtiyaçlarımı topladım ve hiçbir ibâdette aslâ yorgunluk ve bıkkınlık duymadım. İkinci duâm: Allahü teâlânın kendine giden yolu ve dervişliği bana sevdirmesi için oldu. Ondan sonra dünyâda hiçbir şey bana Allahü teâlânın rızâsından daha tatlı gelmedi. Dünyâyı unutup Allahü teâlânın sevgi denizine daldım. Üçüncü duâmda da şu istekte bulundum: "Yâ Rabbî! Yarın mahşer gününde, insanları haşrederken, beni sevdiğin dostlarının (evliyâullahın) arasında bulundur ve bana yol ver!(Cehennem'den muhâfaza et.") "İnanıyor ve ümid ediyorum ki, inşâallah öyle olacaktır." Ebû Câfer el-Meczûm, cüzzamlı bir deri altına gizlenmiş, Allahü teâlânın sevgili bir kulu idi. Her hâlinde Allahü teâlâya şükreder ve O'ndan gelen her şeyi severdi. Hattâ sevgiliden gelen musîbetleri ve belâları, nîmetlerinden daha çok severdi. Sanki toprakla örtülmüş, kıymetli mücevherle süslü bir altındı. Gittiği pekçok yerden kovulur, insanlar onu görünce tiksinerek bakarlardı. Fakat tanıyanlar, onunla görüşmek, bir teveccühüne kavuşmak, bir duâsını almak için gayret ederlerdi. Peygamber efendimizin; "Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, gittikleri kapılardan kovulurlar. Fakat Allahü teâlâya yemîn etseler, Allahü teâlâ o şeyi yaratır." hadîs-i şerîfi, kendisinde tecellî etmişti. O dâimâ kalbi kırık, gönlü mahzûn ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûldü. Duâsının kabûlü, darda olan pek çok kimselere yardımı, teveccühünün kuvvetli ve keskin olmasıyla meşhûr olmuştu. Pekçok velî onu bir defa görüp, sohbetinde bulunup, teveccühüne kavuşabilmek için duâ ederdi. Ebû Câfer el-Meczûm, Allahü teâlânın; "Dostlarım benim kubbelerim altındadır. Benden gayrisi onları tanımaz." hadîs-i kudsîsinde bildirilen, Allahü teâlânın kubbeleri altında, beşerî sıfatlar içinde gizlediği ve insanların pekçoğunun tanımadığı bir velî idi. 1) Sîret-üş-Şeyh el-Kebîr Ebû Abdullah; s.68 2) Nefehât-ül-Üns (Osmanlıca); s.230 3) Tabakât-ı Ensârî; s.355 4) Sıfat-us-Safve; c.2, s.99 5) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.33 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.43
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#296 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ CÂFER BİN SİNÂN Büyük velîlerden. İsmi, Ahmed bin Hamdan bin Ali bin Sinan el-Hayrî en-Nişâbûrî'dir. Künyesi Ebû Câfer'dir. 854 (H.240)'te doğdu. 923 (H.311) senesinde vefât etti. Hadîs ilminde yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen, hâfız derecesinde âlim idi. Muhammed bin Yahyâ ez-Zühlî'den, Abdullah bin Hâşim Tûsî, Ebû Ezher Abdî, Abdurrahmân ibni Berir bin Hakem ve Ahmed bin Yûsuf Sülemî'den hadîs-i şerîf dinlemiş, rivâyet etmiştir. Tasavvufta Ebû Osman Hayrî hazretlerinin talebesidir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemâle ermiştir. Zamânının meşhur evliyâsından Ebû Hafs Haddâd ve diğer zâtlarla görüşüp sohbetlerinde bulunmuştur. Ebû Câfer bin Sinân hazretleri, üstün hallere sâhib olup, haramlardan ve şüphelilerden çok sakınır, şüpheli olmak korkusuyla mübahların çoğunu terkederdi. Allahü teâlâdan korkması pek fazla olup, çok ibâdet eder, geceleri de aynı şekilde geçirirdi. Duâsı makbul yüksek bir zâttı. Kendisiyle berâber âilesi ve çocukları da bu halde idi. Evinde İslâmiyetin incelikleri hakkında mütâlaalar yapılır ve tatbik edilirdi. Ebû Câfer bin Sinan hazretleri ömrünün son yirmi senesini Mekke-i mükerremede, Harem-i şerîfte geçirdi ve orada bulunan âlimlerin ileri gelenlerinden oldu. Hadîs ilminde İmâm-ı Müslim'in usûlü ile tasnif ettiği Sahîh adlı eseri vardır. Ebû Câfer bin Sinan hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itâat eden kimsenin, bu itâati sebebiyle âsî, günahkâr olanlara karşı tekebbür etmesi, âsilerin isyânından daha kötü, onun bu hâli, âsilerin hâlinden daha zararlıdır." "Bir kimsenin işlediği günahlara tövbe etmemesi, o günahı işlemesinden daha kötüdür." "Kişinin güzelliği sözlerinin güzelliğinden, kişinin kemâli de işlerinin doğruluğundandır." "Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çeviren kimsenin, bu hâlinde doğru olmasının alâmeti; dünyâ ve başka şeylerin kendisini hiç meşgul etmemesidir." "Bildiği bir şeyi, nefsinden bilip onu beğenen kimse, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyi sevmiş demektir." "Israr ile devâm edilen küçük bir günah, pişman olunmuş, tövbe edilmiş büyük bir günahtan daha büyüktür. İhlâs ile yapılan az bir iyilik de, gösteriş için, kendini beğenerek, kibirle yapılan çok iyilikten daha çoktur." "Kendisinden gördüğün bir ayıptan dolayı, müslüman kardeşini kötüleme. Olur ki, aynı hatâya sen de düşersin ve ondan da kötü olursun. O halde, onda bir kusur bulunduğunu anladığın zaman, onun için Allahü teâlâya duâ et ve Allahü teâlâdan ona rahmet etmesini iste. Onda bulunan kusurun sende de bulunmasından kork. Onda olan musîbetin, sana gelmediğini düşünerek, Allahü teâlâya şükret." ALLAHÜ TEÂLÂYI TÂZİM Buyurdu ki: "Allahü teâlânın kıymet verdiği şeye, ancak Allahü teâlâyı tâzim edenler hürmet gösterir. Allahü teâlâyı tanıyan, O'nun râzı olduğu şeylere yapışır. O'nun emir ve yasaklarına teslim olur. Onun bu teslimiyeti, Rabbine olan tâzimden doğar. O'nu tâzim ettiği zaman, Allahü teâlâdan başka her şey kendisine küçük görünür. Bu hal, kalbindeki Allahü teâlâya olan tâzimdendir. Bu tâzimden, Allahü teâlâyı tanıyan ve O'na itâat edenlerin, yâni bütün müminlerin hürmetini gözetmek hâsıl olur." 1) El-A'lâm; c.1, s.119 2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.103 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.261 4) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.332 5) Tabakât-ül-Evliyâ; s.48 6) Târih-i Bağdâd; c.4, s.115 7) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.212 8) Tezkiret-ül-Huffâz; c.2, s.293 9) Tabakât-ı Ensârî; s.348 10) Nefehât-ül-Üns; s.217 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.44
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#297 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
EBÛ HAFS HADDÂD EN-NİŞÂBÛRÎ Büyük velîlerden. İsmi, Amr bin Seleme en-Nişâbûrî'dir. "Ebû Hafs" künyesi ile meşhurdur. Babasına Müslim ve Selem de denir. Demircilikle uğraştığı için "Haddâd" lakabı ile anılmıştır. Buhârâ yolu üzerinde, Nişâbur şehri girişine yakın Kürdâbâz isimli köyde doğdu. 883 (H.270) senesinde Nişâbûr'da vefât etti. Vefâtı hakkında başka târihler de vardır. Ebû Hafs Haddâd, Ubeydullah bin Mehdî Ebyurdî ve Ali en-Nasrabâdî'nin sohbetinde bulunup, feyz aldı. Ahmed bin Hadreveyh el-Belhî ile arkadaşlık etti. Bağdât'ta Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ile görüştü. Şah ibni Şücâ el-Kirmânî ve Ebû Osmân Saîd bin İsmâil talebelerinin önde gelenlerindendir. Ebû Hafs-ı Haddâd hazretleri, kerâmet ve mürüvvet îtibâriyle zamânında eşsizdi. Âbid, çok ibâdet eden, âşık, zâhid, dünyâyı terketmiş, gönül sultanı büyük bir zâttı. Allahü teâlâyı hatırlayınca, rengi değişir ve kendinden geçerdi. Yanında bulunup, onun bu hâlini görenler Allahü teâlâyı hatırlardı. Onun tövbesi ve büyüklerin yoluna giriş hâli şöyle anlatılır: Bir câriyeyi sevmişti, ona kavuşmayı çok arzu ediyor ve bunun çârelerini araştırıyordu. Yakınları kendisine şöyle bir yol gösterdiler: "Senin derdine devâ bulacak yahûdî bir büyücü var, onun yanına git!" dediler. Ebû Hafs vakit geçirmeden büyücüye gitti. Durumunu anlattı yardım istedi. Efsuncu yahûdî ona; "İyiliği terkedeceksin, kırk gün gece ve gündüz namaz kılmayacaksın, hayırlı iş ve hak bildiğin şeylerin yanına varmayacaksın. Ancak o zaman murâdına kavuşturabilirim." dedi. Ebû Hafs, büyücünün dediği şeyleri yaptı. Kırk günün bitiminde, büyücü, Ebû Hafs'a sihir yaptı. Fakat Ebû Hafs murâdına nâil olamadı. Bunun üzerine yahûdî; "Sen mutlaka iyi bir iş ve harekette bulunmuşsun, hayır yapmışsın. Yoksa sihir tutardı. Yaptığın iyiliği hatırlamaya çalış!" dedi. Ebû Hafs; "Şu yaptığım iş hâriç, hiç bir güzel niyet ve hayrımı hatırlamıyorum. O da, giderken kimsenin ayağı takılıp düşmesin diye yoldaki bir taşı alıp kenara koymamdır." buyurdu. Yahûdî; "Sen, kırk gün O'nun emrini yerine getirmeyip hükmünü terk ettiğin halde O seni terketmedi. Sen Allahü teâlâ gibi, kerem sâhibini nerede bulacaksın. Öyleyse O'na dön ve başka şeyleri bırak." dedi. Bu sözler Ebû Hafs'ın içine ateş düşürüp her tarafını sardı ve dayanamaz hâle geldi. Oracıkta tövbe etti. Yahûdî de müslüman oldu. Ebû Hafs-ı Haddâd, o sırada demircilik yapıyordu. Tövbe ettikten sonra hâllerini gizlemeye çalışırdı. Her gün kazandığı bir altını kimsesiz ve yoksullara dağıtır, geceleri dul kadınların kapısına yiyecek bırakırdı. Kendisi akşam namazında borç alır, bununla orucunu açardı. Öyle zaman olurdu ki, pınarda kalan sebzeleri toplar, bunları temizler, pişirir ve yerdi. Ebû Hafs-ı Haddâd hazretleri bir gün sokakta gözleri görmeyen birinin; "Eğer, yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet gününde azâbın fenâlığından (kurtulmak için) elbette bunları fedâ ederlerdi. Halbuki o gün onlar için, Allah tarafından, hiç hesâba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır (zulmedenlerin karşılarına çıkacak şeyler, ilâhî gazap ve azaptır. Çünkü bunları hiç zannetmiyor ve hatırlarına getirmiyorlardı)." (Zümer sûresi: 47) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuduğunu işitince, kendinden geçti. Elini ocağa sokup, kızgın demiri çıkarıp, örs üzerine koydu. Çıraklar hayret içinde; "Bu ne hâl usta!" diye bağrıştılar. Ebû Hafs-ı Haddâd; "Dövün!" buyurdu. Çıraklar; "Usta, bu dövülüp temizlenmiş!" dediler. Ebû Hafs, kendine gelince; "Yıllardır bu işi bırakmaya çalıştım, fakat başaramadım, ama meslek bizi bıraktı." buyurup işini terketti. Ebû Hafs hazretleri bundan sonra Rabbine ibâdete yönelip, halka karışmaz oldu. Kendilerine yakın bir yerde, hadîs-i şerîf okunur ve dinlenirdi. Ebû Hafs'a; "Sen niçin gelip de dinlemiyorsun?" dediklerinde; "Bir hadîs-i şerîf işitmiştim, otuz senedir bu hadîs-i şerîfe uygun hareket etmek istiyorum, fakat yapamıyorum. Diğer hadîs-i şerîfleri işittiğimde nasıl yaparım?" buyurduklarında, onlar; "O, hangi hadîs-i şerîftir?" dediler. Ebû Hafs; "Kişinin işine yaramayan şeyleri terketmesi, iyi bir müslüman oluşundandır." hadîs-i şerîfidir." diye cevap verdi. Bir gün yolda giderken, ağlayıp sızlayan şaşırmış bir adama rastladı. Ona; "Bir derdin mi var?" diye sorunca, adam; "Bir tek bineğim vardı, onu da kaybettim, başka bir şeyim yok." dedi. Ebû Hafs duâ edince bineği çıkageldi. Ebû Osman anlatır: "Ebû Hafs'ın yanına gitmiştim. Önünde birkaç muz vardı, birini aldım, yerken boğazımda kaldı. Ebû Hafs-ı Haddâd, bana; "Hangi hakla muzlarımdan alıp yiyebiliyorsun?" dedi. Ben de; "Efendim, kalbinizi bilirim, size îtimâd ederim. Elinizdeki şeyleri dağıtıp ikrâm edersiniz." dedim. Bana; "Ey kendini bilmez! Ben kendime güvenemiyorum da, sen nasıl güvenirsin. Bunca senedir kalbimin hevâ ve hevesine göre hareket ediyorum. Kendimde meydana gelecek şeyleri bilmiyorum. Kişi, kendisinden hâsıl olacak şeyleri bilmezse, başkasından olacak şeyleri nasıl bilir?" buyurdular. Ebû Hafs, öyle heybetli otururdu ki, bu hâli sohbetinde bulunanlara tesir eder, hiçbir talebesi emri olmadan oturup kalkamaz, yüzüne bakmaya cesâret edemezdi. Edepli bir şekilde otururlardı. Bir gün Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ona; "Talebelerine, büyüklerin yanında oturma edeplerini ne iyi öğretmişsin." dedi. Ebû Hafs; "Sen, mektubun başlığına önem vermiyorsun. Bâzan başlık, mektuptaki bilgilerin sıhhatine delil olabilir." buyurdu. Sonra; "Bir kazan baharatlı yemek ve helva yapmaları için talebelerinize söyleyiniz." deyince, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bir talebesine işâret etti. Bir müddet sonra yemek geldi. Ebû Hafs-ı Haddâd; "Bunu bir hamalın başına koy, yorulduğu evin kapısında seslensin!" Hamal, denileni yaptı. Yorulduğu yerdeki ev sâhibine seslendi. Ev sâhibi; "Eğer, baharatlı bir yiyecek ve helva getirdiysen, içeriye buyur!" dedi. Hamal; "Allah Allah, acâib şey!" dedi ve ev sâhibine; "Benim baharatlı yiyecek getireceğimi nereden bildin?" dedi. Ev sâhibi; "Çocuklarım, bu yemeği uzun zamandır benden istiyorlardı. Dün duâ ederken hatırımdan bu yemekler geçmişti. İsteğimin çevrilmeyeceğini biliyordum." dedi. Ebû Hafs-ı Haddâd'ın, edebe son derece riâyetkâr, kibâr bir talebesi vardı. Cüneyd-i Bağdâdî birkaç defâ ona dikkat etti. Ebû Hafs'a; "Bu talebe, kaç senedir yanınızdadır?" diye sordu. Ebû Hafs da; "On yıldır." diye cevap verdi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Üstün bir nezâketi, gence yakışır iyi hâlleri, mükemmel bir edebi var." buyurdu. Ebû Hafs, bunun üzerine; "Öyledir!" Bu talebemiz, bizim için on yedi bin altın harcadı, on yedi bin altın da borçlandı. Fakat, daha bunları bize söyleme cesâretini kendinde bulamadı." buyurdu. Talebesi Ebû Osman anlatır: Ebû Bekr-i Hanefiyye'nin evindeydim. Hocam Ebû Hafs-ı Haddâd da oradaydı. Arkadaşlar bir dostumuzdan bahsettiler. Ben; "Keşke, o da burada olsaydı!" dedim. Ebû Hafs; "Kâğıt, kalem olsaydı. Ona gelmesi için mektup yazardık." buyurunca, ben; "Burada var." dedim. Ebû Hafs-ı Haddâd hazretleri; "Fakat ev sâhibi çarşıya gitti. Eğer orada öldüyse, bunlar vârislerinin olur, böyle olunca onlara yazı yazılmaz." buyurdu. O kalem kâğıdı kullanmadı. Talebesi Ebû Osman anlatır: Ebû Hafs-ı Haddâd'a; "İnsanlara nasîhat etmek, ilim öğretmek istiyorum." dedim. Bana; "Sende bu hâl neden hâsıl oldu?" buyurdu. Ben de; "İnsanlara şefkat hissinden." dedim. Bana; "İnsanlara şefkat hissi sende ne derecededir?" buyurdu. Ben de; "Öyle bir durumdadır ki, bütün günahkârların yerine Cehennem'de yanmaya hazırım." dedim. İzin verip bana nasîhatle; "Önce kendine, sonra etrâfındakilere nasîhat et! Etrâfındaki halk topluluğu seni şımartmasın! Çünkü cemâat dışına, cenâb-ı Hak ise içine nazar eder, bakar." buyurdular. Ben bir yerde sohbet ederken, hocam gizli bir köşeye saklanmışlar. Sohbet bitince, sadaka isteyen bir kimseye herkesten önce gömleğimi çıkarıp verdim. O anda Ebû Hafs-ı Haddâd; "Seni yalancı, in bakayım o kürsüden." dedi. Hatâmı sorduğumda hocam bana; "Hem halka karşı beslediğin şefkat ve merhametten bahsediyorsun. Hem de sadakayı acele ile verip, hepsinden önce sevâba ben kavuşayım diyorsun! Şâyet önce söylediğin dâvâ üzere olsaydın, bu bencilliği yapmazdın. İn bakalım oradan. Orası senin yerin değildir?" buyurdu. Ebû Zekeriyyâ anlatır: Malım olmasına rağmen fakirlikten korkardım. Bir gün Ebû Hafs-ı Haddâd bana; "Eğer Allahü teâlâ sana fakirliği takdir ettiyse, kimse seni zengin yapamaz." buyurdular. Bunun üzerine bende fakirlik korkusu kalmadı. Talebesi ve dâmâdı Ebû Osman Hîrî Nişâbûrî anlatır: Nişâbûr'a ona talebe olmak için gitmiştim. Henüz çok gençtim. Yanına gittim. Bana; "Sen henüz gençsin, bizimle oturamazsın." buyurdular ve beni kabûl etmediler. Çıkarken arkamı dönerek gitmedim. Arka arka giderek çıktım. Kalbim ona çok ısınmıştı. Bir müddet sonra kapısına tekrar vardım, bekledim. Bir yere gidemiyordum. İçimden; "Şu kapının önünde bir çukur kazayım, içine gireyim, ondan çık artık emri gelinceye kadar orada durayım." diyordum. Hattâ yapmaya da karar vermiştim. Sonra sadâkatımı anladı ve beni yanına çağırdı. Huzûruna aldı. Gönlümü hoş etti ve talebeliğe kabûl etti." Bir gün ona; "Aklı başında bir kimse, kendisine zulmeden birini mâzur görebilir mi?" diye soruldu. O da; "Evet, mümkündür. Ama o zulmedeni, kendisine Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir nîmet olarak bilirse!.." buyurdu. Ebû Hafs-ı Nişâbûrî sohbetlerinde sık sık mübârek lisânından çıkıp gönüllere tesir eden şu kıymetli sözleri söylerdi: "Hakîki âlim, suâli cevaplandırırken, kıyâmette; "Bu cevâbı nereden buldun?" diye sorulacağından korkan kimsedir." "Firâset sâhibi olduğu iddiâsında bulunmaya, kimsenin hakkı yoktur. Yapılacak şey, başkasının firâsetinden sakınmak ve korunmaktır. Zîrâ Resûlullah efendimiz; "Müminin firâsetinden korkunuz." buyurdu, fakat firâset sâhibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu halde firâsetten korunmak mevkiinde bulunan bir kimsenin, firâset dâvâsında bulunması nasıl doğru olabilir." Bir gün Ebû Hafs hazretlerinden tasavvufu sordular. O; "Tasavvuf, baştan başa edeptir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makâmın bir edebi ve her hâlin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şeylerle geçirenler), velî kimselerin makâmına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O'ndan uzaktırlar. Bâzı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sâhiptir, daha sevgilidirler." Kulu Allahü teâlâya yaklaştıran en iyi iş nedir? dediler. Haddâd hazretleri; "Kulu, Allahü teâlâya yaklaştıran en iyi vesîle, kulun her hâlükârda dâimî sûrette O'na ihtiyaç duyması, bütün işlerde sünnet-i seniyyeye dört elle sarılması ve gıdâyı helâl yoldan temin etmesidir." buyurdu. "Ubûdiyyet (kulluk) nedir?" diye sordular. O; "Malı bırakıp emrolunan husûsa sımsıkı sarılmakdır. Hak aramak yerine vazîfeye koşmaktır." "Öyleyse kerem nedir?" "Dünyâyı ona muhtac olanlara bırakıp, Allahü teâlâya kulluğa yönelmektir." "Cimri kime derler?" "İhtiyaç ânında başkasını düşünmeyene." buyurdu. Dünyâ ve âhiret işlerinde kardeşlerini kendisinden önde tutana ne denir?" denildi. O; "Îsâr sâhibi denir." buyurdu. Ona; "Bid'at nedir?" dediler. Şu karşılığı verdi: "İlâhî hükümleri çiğnemek, sünneti küçümsemek, şahsî istek ve düşüncelere tâbi olarak Kur'ân-ı kerîm ve sünnete uymayı terketmektir." Bir sohbetinde; "Zamânın fesâda varmasına şu üç topluluğun hareketi sebeb oldu: 1. İrfân sâhibi olduklarını iddiâ edenlerin günah işlemesi. 2. Muhabbet ehli olduklarını söyleyenlerin hıyâneti. 3. Allah yolunda olduklarını söyleyenlerin yalanı." buyurdu. Ebû Hafs hazretleri şöyle buyurmuştur: "Her zaman nefsini suçlamayıp, ona muhâlefet etmeyen aldanmıştır. Nefsine rızâ gözüyle bakan mahvolmuştur." "Allah korkusu, kalpte bulunan bir meşâleden ibâret olup, hayır ve şer nâmına kalpte bulunan her şey, ancak onunla görülebilir."
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
|
|
#298 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
"Hakîki fakirlik, bir kimsenin almaktan çok, vermekten hoşlanmasıdır." "Üzerinde dâimâ Allahü teâlânın lütfunu gören kimsenin mahvolmayacağı ümid edilir." "İbâdet ve amel sâhibi için en fazîletli şey, Allahü teâlânın huzûrundaki murâkabe hâlidir." "Allahü teâlâya güvenip kendini zengin bilmek ne hoştur. Bir nâmerde dayanıp kendini zengin bilmek ise ne fenâdır." "Kulluk, kulun zînetidir. Kulluğu terkeden süsten mahrûm kalır." "Zehir ölümün habercisi olduğu gibi, günahlar da küfrün habercisidir." "Gönlünde tevâzûun, alçak gönüllülüğün bulunmasını isteyen bir kimsenin, sâlihlerin sohbetinde bulunması ve onlara hizmetten ayrılmaması lâzım gelir." "İşlenen kusur ve kabahatlardan ötürü her zaman gönlü kırık olmak lâzımdır." "Mürüvvet, insafı yerine getirmek ve hiç kimseden intikâm almayı istememektir." "Her kim söz, iş ve hâllerini Kur'ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun yapmaz ve günahlarından dolayı kendini suçlamazsa, onu velîler sınıfından saymazlar." "Velî kimdir?" dediler. O; "Kendisine kerâmet verilen lâkin kerâmete güvenmeyen kimsedir." dedi. Ebû Hafs Haddâd hazretleri kerâmet peşinde koşanlardan değil, istikâmeti esas alanlardandı. Bir gün talebeleriyle birlikte hava almak için bir bahçeye gitmişlerdi. Sohbet tatlanıp talebelerin duygulandıkları sırada bir ceylan koşarak geldi ve başını Ebû Hafs hazretlerinin dizine koydu. Ebû Hafs hazretleri ceylanı yanından uzaklaştırdı. Yanındakiler; "Efendim niçin ceylanı kovdunuz?" deyince, onlara; "Sohbetimiz güzelleştikçe, keşke bir koyun olsa da kesip size ikram etsem de dağılmasanız, sohbetimiz devâm etse diye gönlümden geçirdim. Bir de baktım, ceylan dizime yaslanmış. Hemen hatırıma Nil Nehrini ters akıtması için Allahü teâlâya duâ eden ve duâsı kabûl edilen Firavn geldi. Firavn'a benzemekten korkarak ceylanı kovdum." dedi. Ebû Hafs hazretlerine; "Velînin sükût hâli mi yoksa konuşma hâli mi daha fazîletlidir?" diye sordular. O; "Konuşan, sözde bulunan felâketi bilse, Nûh aleyhisselâm kadar ömrü bile olsa gücü yettiği kadar sükût eder konuşmazdı. Sükût eden, susmada bulunan âfeti bilse, konuşayım diye Nûh aleyhisselâmın yaptığının iki katı bir müddetle Allahü teâlâya duâ ve niyazda bulunurdu." buyurdu. Ebû Hafs Haddâd hazretleri yaptığı amelleri dâimâ kusurlu görür ve; "Kırk senedir nefsim hakkında beslediğim kanâat: Şüphe yok ki Allahü teâlâ bana gadablı olarak nazar etmektedir. Amellerimde bunun delili bulunmaktadır." derdi. Mürtaiş anlatır: Ebû Hafs ile birlikte bir hasta ziyâretine gitmiştik. Ebû Hafs, hastaya; "Sıhhate kavuşmak ister misin?" diye sordu. Hasta sevinçle; "Evet." dedi. Ebû Hafs; "Yâ Rabbî! Bu kardeşimizin derdine şifâ eyle." buyurarak duâ edince, hasta şifâ buldu ve ayağa kalktı. Kendisine; "Güzel ahlâk sâhibi olmak nasıl olur?" diye soruldu. Bunun üzerine; "Evliyânın haklarına riâyet etmek, dostlar ile iyi geçinmek, küçüklere nasîhat vermek, dünyâ için kimseye düşmanlık etmemek, başkalarını kendi nefsine tercih etmek, dünyâ malı yığmaktan kaçınmak, kendi yollarında olmayanla sohbeti terk etmek, din ve dünyâ işinde yardımlaşmak." buyurdu. Vefât edeceği zaman Ebû Hafs Haddâd hazretlerine talebeleri ve sevdikleri; "Bize nasîhatin nedir?" dediler. O; "Konuşmaya tâkatim yok." dedi. Sonra kendinde biraz güç hissedince, önde gelen talebelerinden Ebû Osman Hîrî ona; "Efendim! Bir şeyler söyleseniz de sizden yâdigâr olarak nakletsem." dedi. O zaman Ebû Hafs Haddâd hazretleri; "İşlenen kusur ve hatâlara bütün kalbinizle pişman ve üzgün olunuz sözü size nasîhatim olsun." buyurdu. MİSÂFİRPERVERLİK YOL HEDİYESİ Ebû Hafs-ı Haddâd hazretleri hacca gitmişti. Dönüşünde, Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebeleri karşılayınca, onlara; "Yol hediyem şu sözümdür: Eğer bir arkadaşınız size saygısızlık ederse, onu özür dilemeye teşvik edin! Fakat siz, onun dilediğinden çok özür dileyin. Eğer kırgınlık gitmemişse ve hakkın da kendi tarafınızda olduğuna kanâat getirirseniz, yine arkadaşınızı en güzel bir şekilde özür dilemeye teşvik edin ve siz de özür dileyin! Kırk gün buna devâm edin! Yine kırgınlık gitmezse, o zaman kendinize şöyle deyin: "Ey ahmak nefs! Ne inatçı, ne bencil, ne vurdumduymaz, ne edepsizsin. Sende azıcık mertlikten eser yok. Kırk gün arkadaşın senden özür diledi de özrünü kabûl etmedin. Ben senden el etek çektim, sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle ol!" buyurdu. NASIL OLUR? Ebû Hafs-ı Haddâd, Ebû Bekr-i Şiblî'nin evinde kırk gün misâfir kaldı. Çeşit çeşit yemeklerini yedi. Ayrılıp giderken yanına vardığında; "Ey Şiblî! Eğer yolun Nişâbur'a uğrarsa, yanıma gel! Misâfirperverlik nasıl oluyormuş, sana öğretirim." dedi. Şiblî de; "Ben ne yaptım ki?" deyince; "Başka ne yapacaksın, külfete girerek çeşitli yemekler hazırladın, civanmertlikte bu yoktur. Misâfir gelince öyle davranmalı ki, hizmet ederken üzerine bir ağırlık çökmemeli, gittiği için de ferahlamamalısın! Külfete girdiğinde, gelişi ağır gelir, gittiğinde de rahatlarsın. Böyle ev sâhipliği olmaz." buyurdu. Bir müddet sonra, İmâm-ı Şiblî kırk arkadaşıyla berâber Nişâbur'a geldi. Ebû Hafs-ı Haddâd'a uğradı. Ebû Hafs-ı Haddâd o gece kırk bir mum yakmıştı. Şiblî bunları görünce; "Bu ne hâl böyle?" dedi. Ebû Hafs-ı Haddâd; "Ne oldu?" buyurdu. Şiblî; "Külfete girmeyin, demiştiniz. Bu mumlar ne böyle?" dedi. Ebû Hafs-ı Haddâd; "Öyleyse onları söndür." buyurdu. Şiblî, kalkıp hepsini söndürmeye çalıştı, fakat, birini söndürebildi. Bunun üzerine Ebû Hafs-ı Haddâd; "Sizi Allahü teâlâ gönderdi. Ben de Allah rızâsı için kırk mum yaktım. Birini de kendim için yaktım. Benim için olanı söndürdün. Allah rızâsı için olanı söndüremedin. Sen ise Bağdât'ta her yaptığın şeyi benim için yapmıştın. Seninki külfet oldu, benimki ise külfet olmadı." buyurdu. GÜZEL HASLETLER Allahü teâlâya ve O'nun kullarına karşı edeb hakkında şöyle dedi: "Allahü teâlâya karşı edeb, onun emirlerini ihlâs ile yerine getirmek, O'ndan korkmak, çekinmek. Bir belâ ve sıkıntı sırasında insanlara rıfk, güzel muâmele, genişlik zamânında hilm, yumuşaklık ile, nefsin yoksulluğa düşmekten çekindiği zamanlarda cömertlik ve kerem ile davranmak, gücü yettiği zaman affetmek, insanlara merhamet ve şefkat göstermek, fazîletli olmak, gelmeyene gitmek, kötülük yapana iyilik yapmak ve bütün müslümanlara hürmet etmektir. Çünkü müslümanlardan herbiri mutlaka Allahü teâlânın bir lütfuna mazhardır (onun duâsı insanı Allahü teâlânın rahmetine kavuşturur). 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.229 2) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.150 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.96 4) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.286 5) Keşf-ül-Mahcûb; s.262 6) Târih-i Bağdâd; c.12, s.220 7) Nefehât; s.60 8) Sıfat-üs-Safve; c.4, s.107 9) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.115 10) Meşreb-ül-Ervah; s.135 11) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.218 12) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.37 13) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.2, s.155 14) Tabakât-ı Ensârî; s.95 15) Makâmât-ı Ebû Saîd; s.269 16) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.147
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|