Kültür ve Sanat içinde Biyografi & Otobiyografi konusu , Bela Bartok -------------------------------------------------------------------------------- (1881 - 1945) 20. yüzyılın en sözü geçen bestecilerinden biri olan Bela Bartok, halk ezgi ve ritimlerini kendine özgü bir müzik dokusu içinde birleştirmekle çağımıza yeni renkler ...
|
|
|||||||
| KAYIT OL | Yönetim Takımı | Üye Listesi | Tüm konuları okunmuş kabul et |
|
|
#1 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Bela Bartok -------------------------------------------------------------------------------- (1881 - 1945) 20. yüzyılın en sözü geçen bestecilerinden biri olan Bela Bartok, halk ezgi ve ritimlerini kendine özgü bir müzik dokusu içinde birleştirmekle çağımıza yeni renkler kazandırmıştır. Bartok, 25 Mart 1881 tarihinde şimdi Romanya'nın sınırlarında bulunan Nagyszentmiklös adlı Macar kasabasında dünyaya gelir. Ziraat koleji müdürü, aynı zamanda da amatör bir piyanist olan babası, Bartok yedi yaşında iken ölür. Bundan sonraki eğitimini, bir öğretmen olan annesi özenle üstlenir. 1892'de Pozsony'ye yerleşirler. Burada Bartok, Dohnânyi ile tanışır ve onun ardından lise kilisesinin orgculuğunu üstlenir. 1899'da Budapeşte Müzik Akademisi'nde piyano ve kompozisyon eğitimine başlar. 1905'te Zoltân Kodâly ile tanışır ve birlikte halk ezgileri derlemeye girişirler. Bir yıl içinde ilk halk müziği derlemeleri yayınlanır. 1909'da genç öğrencisi Marta Ziegler ile evlenir. 1907-1934 arasındaki yıllar Akademi'de profesörlük yapar. 1917'de Tahta Prens balesinin Budapeşte'deki temsili büyük ilgi görür. 1918'de sahnelenen Mavi Sakalın Şatosu adlı operasıyla uluslararası saygınlığını kazanır. Bartok 1922'den başlayarak Salzburg ve Londra gibi Avrupa'nın sanat merkezlerinde piyanistliği ile ünlenir. 1923'te Buda ve Peşte'nin birleşmesi onuruna Dans Süiti'ni ortaya çıkarır. Aynı yıl eşinden boşanıp bir başka genç öğrencisi olan Ditta Pasztory ile evlenir. 1926'daki Akılalmaz Mandarin balesi büyük karışıklığa yol açar. 1927'de ilk kez Amerika'ya gider. 1934'te Macar Bilim Akademisi Bartok'u halk ezgilerini yayınlamakla görevlendirir. 1936'da Balkanlar, Kuzey Afrika ve Türkiye'ye giderek yöresel ezgileri teybe kaydeder. Bartok'un Anadolu'daki gezilerine Türk bestecisi Ahmed Adnan Saygun eşlik eder. Adana'nın Osmaniye ilçesindeki çalışmaları 3 ay kadar sürer. 1940'ta Amerika'ya göç eder. 1942'den sonra ruhsal ve fiziksel sağlığı zayıflamaya başlar. Yeni dünyaya uyum sağlayamadığı ve besteleme sürecinin kesildiğinden yakınmaktadır. 26 Eylül 1945'te New York'ta, 64 yaşında, lösemiden ölür. Bartok, uyuşumsuz armonileri, salkım sesleri, aksak ritimleri ve pentatonik skalaya dayalı melodileri ile çağdaş müziğe zengin bir dağarcık sunmuştur. Müziğinin bir özelliği de vurmalı çalgıların karakterini öne çıkarması ve geleneksel çalgılara yeni ses renkleri getirmesidir. Besteci, folklordan edindiği birikimin yanı sıra, kendi çağdaşlarının yeniliklerine de açık olmuştur. Örneğin, Debussy, Stravinski, Richard Strauss ve Schönberg gibi. Sanat yaşamı boyunca süren J. S. Bach hayranlığı, olgun dönem yapıtlarında daha da belirginleşir. New York'taki son yılları, hastalık ve parasızlık içinde geçen mutsuzluk dönemidir. Yine de son yapıtlarına sıkıntılarını yansıtmamış, coşku ve yalınlık içinde bir anlatım sunmuştur. Yaylı Çalgılar, Vurma Çalgılar ve Çelesta İçin Müzik adlı yapıtında, yaylı çalgılardan oluşan iki oda orkestrasının birinde piyano ve vurmalı grubu, diğerinde arp ve ksilofon yer alır. Topluluğu bu şekilde bölerek ses niteliği elde eder. Bartok, etnomüzikolojik çalışmalarının yanı sıra uzun yıllar piyano öğretmenliği de yaptığı için piyano eğitimini güçlendiren yapıtlar üretmiştir. Örneğin 6 ciltlik Mikrokosmos, en yalın piyano parçasından en karmaşık virtüoziteyi gerektiren piyano parçalarına kadar değişik zorlukta eğitici parçalar içerir. Besteci diğer piyano yapıtlarını da kendi ustalığına göre, kendi konser gereksinimleri için bestelemiştir. Piyanoyu yeni yüzyılda, vurma çalgı özelliği içinde kullanmak Stravinski'nin Düğünler adlı kantatasında başlamış, Bartok'un yapıtlarında ise ilginç boyutlar kazanmıştır. Piyano, herhangi bir vurma çalgı gibi kullanıldığında yeni bir ses rengi kazanmaktadır. Giderek elektronik müzikte ve 1970 sonrası çalışmalarda piyanonun bu özelliği, 20. yüzyıla özgü bir renk haline gelir. Allegro barbaro'daki canlı doku, ritmin gücü kadar piyanonun bu özelliğinin gözetilmesinden kaynaklanır. BARTOK'UN BAŞLICA YAPITLARI Opera: Mavi Sakalın Şatosu (Duke Bluebeard's Castle) (1911). Bale: Tahta Prens (The Wooden Prince) (1916); Akılalmaz Mandarin (The Miraculous Mandarin) (1926). Orkestra: Kossuth (1903); Piyano ve Orkestra için Rapsodi (1904); Dans Süiti (1923); Piyano konçertoları: No.1 (1926); No.2 (1933); No.3 (1945); Keman ve Orkestra için 2 Rapsodi (1928); Keman konçertoları No.1 (1908); No.2 (1938); Yaylı Çalgılar, Vurma Çalgılar ve Çelesta için Müzik (1936); Yaylı Çalgılar için Divertimento (1939); Orkestra Konçertosu (1943); Viyola Konçertosu (1945). Koro müziği ve Şarkılar: 20 Macar Halk Şarkısı (1906); 8 Halk Şarkısı (1917); 20 Halk Şarkısı (1929) Cantata Profana (1930); 27 Koro Şarkısı (1935). Oda Müziği: Yaylı çalgılar kuvartetleri: No. 1 (1909); No.2 (1917); No.3 (1927); No.4 (1928); No.5 (1934); No.6 (1939); Piyanolu Beşli (1904); Keman sonatları: No.1 (1921); No.2 (1922); İki Piyano ve Vurma Çalgılar için Sonat (1937, orkestralı-1940); Keman, Klarinet ve Piyano için Kontrastlar (1938); iki Keman için 44 Duo (1931); Eşliksiz Keman için Sonat (1944). Piyano yapıtları: 14 Bagatel (1908); Çocuklar için (1908-45); Burleskler (1911); Allegro barbaro (1911); Sonatına (1915); Süit (1916); Macar Köylü Şarkıları Üstüne Doğaçlamalar (1920); Sonat (1926); Kapıların Dışında (Out of Doors) (1926); Mikrokosmos (6 cilt) (1926-39). |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Bedrich Smetana -------------------------------------------------------------------------------- (1824 - 1884) Modern Çek müziğini neredeyse tek başına kuran Bedrich Smetana, 2 Mart 1824'te Bohemya'nın Litomysl kasabasında dünyaya gelir. Keman çalan babasından ilk müzik derslerini alır. Hiçbir zaman resmi bir müzik eğitimi görmez. Sekiz yaşında beste yapmaya, kendi kendine öğrendiği piyanoda halk önünde konserler vermeye başlar; ancak babası müzisyen olmasını engellemeye çalışır. Ailesiyle ülkenin çeşitli yerlerine yaptığı gezilerde köylerdeki insanları ve onların müziğini tanır. Çocukluğunda edindiği bu izlenimler onun ilerki bestelerine esin kaynağı olur. 1843'ten sonra genellikle soylu ailelerin çocuklarına ders vererek Prag'da yaşar. Bu arada Josef Proksch'tan kompozisyon dersi alır. 1854'te büyük hayranlık beslediği Liszt ile karşılaşması onu bestecilik alanında kamçılar ve ilk üç senfonik şiiri peş peşe ortaya çıkar. Bunların konusu tarihi olaylar ve kahramanlardır. 1856'da İsveç'te Göteborg Filarmoni Orkestrası'nın sanat yönetmeni olur. O tarihe dek yalnız Almanca dilini bilen besteci, ilk kez anavatanının Çek dilini öğrenip konuşmaya başlar. 1861'de Prag'a dönerek Bohemya'nın 1860'ta özgürlüğüne kavuşmasının kutlamalarına katılır. İlk operaları Bohemya insanının karakterini tanıtan yapıtlardır: Bohemya'daki Brandenburglar (1863)'dan sonra Satılmış Nişanlı (Prodanâ Nevesta-The Bartered Bride) (1866) ortaya çıkar. Her iki operasında da yeni öğrendiği Çek dilini kullanır. 1867'de yazdığı Dalibor, görkemli kahramanlık müziği ile bestecinin en büyük operasıdır. En vatanperver operası, soylu bir karakteri olan Libuse (1881)'dir. Yazıldığından beri Çekoslovakya'nın ulusal bayramlarında temsil edilen, yerel konularla ve yerel renklerle işlenmiş bir yapıttır. Ancak hep yerel kalmış, hiçbir zaman uluslararası düzlemde değerini bulmamıştır. Bestelediği altı senfonik şiirin tümüne Vatanım (Mâ Vlast) başlığını verir (1874-79). Bohemya topraklarını, tarihini ve masallarını betimleyen senfonik yapıtlardır bunlar. Aralarında en ünlüsü, ülkeyi baştan başa kesen akarsuyun adını taşıyan Vltava (Moldau), 1874 yılında tamamlanmıştır. Akarsuyun geçtiği her yörenin kendi geleneğini, danslarını, ezgilerini duyurur. Vatanım senfonik şiirlerinin diğerleri de şu başlıkları taşır: Vysehrad (Prag'ı koruyan kale); Sarka (ulusal bir kadın kahraman); Bohemya Ormanlarından ve Çayırlarından; Tabor ve Blânik (Çek Protestan hareketinin doğduğu kentler). Smetana'nın iki yaylı çalgılar kuvartetinden birincisi, Yaşamımdan (1876) başlıklı otobiyografik bir çalışmadır. Her ikisi de sağırlığın getirdiği sessizlik duygusunu ve kulağında öten ıslık seslerini yansıtır. 1866-1874 arasındaki yıllarda Prag'daki Çek Ulusal Operası'nı yöneten besteci, 1870'ten sonra işitme duyusunu yitirir. 1882'de frengi sonucu genel sağlığı bozulur. Ruhsal bir bunalımla akıl hastahanesine kaldırılır. 12 Mayıs 1884'te ölür. Ölümünden sonra ulusal kahraman olarak nitelenen Smetana, tüm Çek bestecilerinin esin kaynağı olmuştur. Avrupa uygarlığının merkezinde ve Avusturya ile sıkı bağlar içinde yaşayan Çek bestecileri, Rusya'dakiler kadar saf bir ulusçuluk sergilememişlerdir. Doğal olarak Smetana'nın müziğindeki özellik de ulusal lezzet taşımasından çok, ulaştığı olgun teknik düzeyidir. İlk çalışmalarının belli bir kişiliği olduğu söylenemez. Giderek İtalyan operasının stili ve Avusturya müziğinin sonat biçimini kendine özgü bir deyişte toplamıştır. İçinde yaşadığı toplumun özgürlük savaşına ses vermek üzere operalar bestelemiştir. Opera yazmak, Smetana için toplumun sesini duyurmaktır. Her türde opera yazar. Her birindeki ortak konu, toplum karşısındaki kişinin dramıdır. Satılmış Nişanlı, içindeki komik öğelerle köylü yaşamını anlatır; ancak Mussorgski'nin Düğün başlıklı operası gibi bir köylü operası olarak nitelenemez. Smetana tümüyle Avusturya ve İtalyan müziğinin melodi-armoni ve yapı anlayışını kullanmıştır. Köy danslarını, yerel ezgileri işlese de onları Mussorgski gibi kendi yalınlığı içinde müziğe aktarmaz, Batı tekniği ile donatır. Bu durumda Smetana'nın operaları daha çok Mozart kurgusuna yaklaşmaktadır. Smetana, toplumun içinden seçtiği gerçek kişilikleri bir araya getirerek, sahnede Mozart tipinde gruplaşmalar yaratır. Oysa Rus operalarında daha çok tek kişinin söylediği eşlikli monologlara önem verilmiştir. Smetana, trajik operası Dalibor'da da yalnız yerel ritim özellikleri dışında ulusallığa başvurmaz. Dalibor, bir ortaçağ öyküsünün o güne uyarlanmasıdır. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Balthus -------------------------------------------------------------------------------- 1908 - 2001 Balthus, 29 Şubat 1908 tarihinde bir sanatçı ailenin çocuğu olarak Paris'te doğdu. Balthus'un ilk yayınlanmış çalışması, Mitsou adlı kaybolan kedisiyle ilgili 40 çizimden oluşan bir koleksiyondu. Manzara, ölüdoğa, konulu resim ve portre gibi Avrupa resminin geleneksel türlerini 20. Yüzyıl'da yeniden canlandıran Fransız ressamın, kendine özgü sanrılı görüntüleri bazen gerçeküstücü olarak nitelendirilmiştir. Paris'te 1934'te ilk kişisel sergisini açan sanatçı, zamanının çoğunu gitgide daha büyük boyutlara ulaşan gizemli şiirsel iç mekanlarla sessiz manzaralar yapmaya verdi. Bu resimlerine çoğu kez yalnız, aldatıcı biçimde olgun görünen, ama daha çocuk yaşta çıplak genç kız figürleri yerleştiriyordu. Balthus, Paris'teki ünlü Louvre Müzesi'nde eserlerini sergilendiğini hayattayken görmeyi başaran sanatçılardan biri oldu. Balthus'u hayranlık uyandıran bir dahi olarak öven Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac, sanatçının ölümünden büyük üzüntü duyduğunu açıkladı. Japon asıllı Setsuko ile evli olan Balthus'un en ünlü yapıtları arasında Sokak (1933), Dağ (1937), İskambil Falı (1943), Şömine Önündeki Çıplak (1955) ve iskambil Oynayanlar (1973) bulunuyor. Birçok Fransız yazar ve aydınla dost olan Balthus'un hayranı olduğu Pablo Picasso, sanatçının Çocuklar (1937) adlı tablosunu satın almıştı. Picasso, Balthus için "Beni kopyalamaktan başka birşey yapmayan genç sanatçılardan çok daha iyi. Gerçek bir ressam" demişti. Asıl adı Balthazar Klossowski de Rola olan ressam Paris'teki ünlü Louvre Müzesi'nde eserlerinin sergilendiğini hayattayken görmeyi başaran sanatçılardan biriydi. BİR YAZI Karanlıklar Prensi'nin ölümü Balthus'un, 20. yüzyılın son ressamının ölümü kaç anlama geliyor? Balthus, gerçek bir efsaneydi. Polonya soylusu bir adamın oğluydu ama yetişmesinde yadsınamaz emeği olan Rilke'nin gayrimeşru çocuğu olduğu sanılıyordu. Çocukluğu, 1920-30'ların Almanya, İsviçre ama en çok da Paris entelektüel çevrelerinde geçmişti. Andre Gide destekçilerinden birisiydi. O yılların Avrupa'sı ardı ardına patlayan sanat akımlarıyla çalkalanıyordu. Picasso ve Braque, 1915'lerde kübizmi başlatmış, ortalığı karıştırmışlardı. İçinde yaşadığı gerçeklik, onu anlamak ve anlatmak için kullandığı zaman - mekan sıralaması, optik dünya insana dar geliyordu. Einstein bilimde, Freud bilinçte relativizmin temellerini atmıştı. Yeni bir çağ başlıyordu. Balthus, yeniliğin ama her ne pahasına olursa olsun yeniliğin her şey demek olduğu 'öncü' (avant - garde) sanata hiçbir zaman yakın olmadı. Onun resmi, 20. yüzyılın ikinci büyük sanatsal hamlesinden, Üstgerçekçilikten (surrealizm) beslenmeye başlamıştı. Bu, Balthus'un sonuna kadar izleyeceği ve onu daima sıradışı bir adam yapacak olan temel niteliğiydi. Gerçeğin başka bir boyutunun da olabileceğini, o boyutun insanın karanlık yanıyla iç içe geçebileceğini Balthus hiç unutmadı. Üstelik, resimlerinin arka planına Üstgerçekçi bir zorlama, bir imgesel anlatım yerleştirirken bunu Dali'den, Magritte'ten daha farklı bir yaklaşımla yaptı. Onların gerçeğin sözcükle ifade edilen, ancak dille anlaşılabilen anlamlarını zorlayan simgesel anlatımına hiç yönelmedi. Balthus, en çok yakın olduğu de Chrico gibi, Üstgerçekçiliği bir atmosfer olarak, düşler dünyasını harekete geçiren bir olanak olarak kullandı. Çünkü, yapmak istediği farklıydı. Balthus, Batı sanatının asıl dayanağı olan 'kötücüllüğün' başka bir düzlemdeki adıydı. Bazen 'sapkınlık' gibi ucuz bir sözcükle açıklanmaya çalışılan insanın bu gerçek niteliklerinden birisini, Balthus, çok 'sıradan', günlük şeylerin içinden vermeye çalışıyordu ve bu nedenle çok ama çok rahatsız edici oluyordu. Lautreamont'dan başlayan, Sade'dan geçen, Poe'yla bütünleşen ve tüm Üstgerçekçileri etkilemiş olan, 'patafizik' sanatçılar, onun da çıkış noktasını oluşturuyordu. O nedenle, daha sonra Bataille'ın 'kötülük edebiyatı' diye nitelendirdiği edebiyatın en seçkin örneklerinden birisi Uğultulu Tepeler'i resimleyecek, 'deli' Üstgerçekçi Artaud'nun yakın arkadaşı olacak ama asıl ününü, ergenlik çağındaki kız çocuklarının kışkırtıcı cinselliğini resmederek sağlayacaktı. Resimlerinde daima bir röntgenci konumundaydı. İzleyeni de aynı konuma itiyor, onu görmekten hacip duyacağı hayasız bir görüntüye bakması için kışkırtıyor, kendisiyle yüzleşmeye zorluyordu. Sonuna kadar da bu konuda direndi. Sonra, İsviçre'de aldığı büyük eve çekilecek, orada, çocuk yaşında evlendiği Japon karısı ve ondan olan kızıyla, bir çocukken model olarak kullanmaya başladığı bir başka kızla birlikte, söylentiler doğuran gizli hayatını yaşayacaktı. Balthus'u modern resim odağına yerleştiren bu 'içeriği' yansıtmakta kullandığı biçimdi. Klasik dünya onun için vazgeçilmezdi. Gençliğinde hayran olduğu ve yapıtlarının kopyasını çıkardığı della Francesca'dan başlayarak, daima Rönesans resminin 'düzen' anlayışını, derinlik duygusunu, basitlik içinden doğan karmaşa çağrışımlarını kullandı. Kişisel hesaplaşmamı asla bitiremediğim o büyük Rönesans resminin çağdaş uzantısıydı. Hayatım boyunca tutkuyla bağlandığım karanlık şeyleri hep pelerinin altında saklayan 'Karanlıklar Prensi'ydi. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Anton von Webern -------------------------------------------------------------------------------- 1883 - 1945 Çağımız müziğine yön veren yenilikçi bestecilerinden biri olarak anıldığı halde Webern, yaşamı boyunca Avusturya sınırları içinde yalnızca bir grup müzik uzmanı tarafından övülmüştür. Anton von Webern’in dünyaya geldiği yıl, Wagner'in de öldüğü yıldır. Soylu bir ailenin çocuğu olarak 3 Aralık 1883'te doğar. Babası bir maden mühendisi ve Avusturya İmparatorluğu'nda yüksek bir yöneticidir. Klagenfurt'ta liseye devam ederken bir yandan da özel müzik dersleri alır. Anton, on sekiz yaşına geldiğinde piyano, çello ve müzik teorisi öğrenmiştir ve geleneksel kalıplar içinde beste denemeleri yapmaktadır. 1902'de Bayreuth'a gidip Wagner'in müzik dramlarını izlemesi besteciye esin kaynakları oluşturur. 1901'den başlayarak yazdığı şarkılarını Schönberg'e sunduğunda, yalına kaçmayan, karmaşık ve derin bir doku örmeye hazır olduğunu gözleyen Schönberg, Webern ile bundan böyle özel olarak çalışmayı kabullenir. Webern aynı zamanda Viyana Üniversitesi'nde müzik tarihi okur; 1902'den 1906'ya dek Guido Adler'in kürsüsünde eğitilerek müzikoloji doktorası yapar. O güne dek ilk kez müzik tarihiyle bilimsel olarak uğraşan besteci Anton Webern olmuştur. 1904'te Schönberg ile çalışmaya başlaması, hemen yapıtlarına yansır: Yaz Rüyasında başlıklı parçası Pelleas ve Melisande'ın dikkatlice incelenmiş şekli, 1905'teki Yaylı Çalgılar Kuvarteti ise Aydınlanan Gece'nin benzeridir. Henüz tonal armoni sistemi içinde ve çeşitleme yöntemiyle geliştirilen yapıtlardır. Bu arada müzik tarihi eğitimi sürecinde Rönesans bestecilerinden son derece etkilenmiş ve dönemin kanon yöntemini kendi bestelerinde uygulamıştır. 1908'den sonra orkestra şefliği ve koro öğretmenliği yaparak yaşamını kazanır. Yaşamı boyunca Schönberg'i her yerde izlemiş, hangi kente giderse o da peşinden gitmişti. 1913-14 yıllarını Viyana'da geçirir. Savaştan sonra kent dışında bazı işler bulsa da hemen Viyana'ya dönmeyi yeğ tutar. 1920'den sonra üreticiliğinde azalma gözlenir. 1924'te Viyana Müzik Ödülü'nü kazanır. 1934'teki siyasal kargaşada, Nazilerin Avusturya'daki egemenliği Webern'i etkiler. Uzun süredir yönettiği işçiler Senfoni Orkestrası'nın şefliğinden alınır. Artık yaşamını öğretmenlikle kazanacaktır. Anton Webern'in ölümü de karışık bir olaya dayanır: Bir söylentiye göre, 1945'te savaşın sona erdiği günlerde bir Amerikalı asker, damadını karaborsacılıktan ötürü tutuklamaya gelir. Tartışma sırasında istemeyerek Webern'i vurur. Bir başka söylenti de aynı yıl karartma sırasında evinin önünde sigarasını yakan Webern'in bir Amerikalı asker tarafından yanlışlıkla vurulduğu şeklindedir. Besteci, 15 Eylül 1945 tarihinde, 61 yaşında ölür. Müzik tarihçisi Robert Craft'a göre Schönberg, Öp.19'dan sonraki çalışmalarıyla daha çok hitabete dayalı bir yol seçmiş ve Brahms anlatımına geri dönmüştür. Webern ise aynı yıllardaki 12-ton çalışmalarından yeni boyutlara açılacaktır. Webern bu yeni yolu 1932'deki bir konferansında şöyle açıklar: "1911'de yaylı çalgılar kuvarteti için 6 Bagatel yazmıştım. Her biri son derece kısa parçalardı. Öyle bir duyguya kapıldım ki 12 notanın tümü kullanıldığı zaman parça sona ermeliydi. Aynı şekilde Öp.12, no. 4, 1917 tarihli şarkıda hiçbiri yinelenmeyen 12 nota yer alır. O sıralarda 12-ton yöntemini belli bir kurala bağlamış değildik. Ancak içgüdüsel olarak, iç kulakla böyle olması gereğini anlamıştık. Schönberg'in yasasında 12-ton'un birbirini özel bir düzen içinde izlemesi öngörülmüştür. Bugün bu yolun sonuna geldik. 12-ton dizisinin gücü ortada. Bizim de bu diziyi pratik yoldan nasıl kullanacağımız oldukça net." Webern ve Berg, öğretmenleri Schönberg'in tonaliteden atonaliteye geçişini yakından izler ve yaşamları boyunca kendilerini Schönberg'e adarlar. Berg'in önceki dönemin Post-Romantizmine dönük tavrına karşın Webern tümüyle geleceğe yönelmiştir. Webern'in öz ve yalın biçemi, kısacık yapıtları, ayrı bir çığır açmış, genç kuşaklara esin kaynağı olmuştur. Kimi çalışması, bir dakikayı aşmaz. Yapıtlarının tümü art arda çalındığında ancak iki buçuk saati bulur. Müziğinin niteliği hiçbir zaman güçlü ve yüksek değildir. Geliştirdiği tını ezgisi (klangfarbenmelodie) kavramında bir ezgiyi birbirini izleyen çalgılara bölerek, her birinin bir ya da iki nota çalmasını öngörür. Bu yöntem, müziksel noktacılık (pointillisme) olarak da yorumlanmış ve ressamların aynı adlı tekniğine benzetilmiştir. Webern'in noktalaması, birbirini izleyen çalgıların oluşturduğu zincir içinde yer alır. Her çalgının kendi ses rengi bir diğerinden farklı olduğundan, ortaya çıkan ezgi kopuk kopuk değil rengârenk bir bütünlük içindedir. Schönberg, Webern'in yapıtları için "Her bakış bir şiir, her soluk bir roman" tanımını kullanır. Webern'in müziği küçük, az sayıda yorumcu içeren çalgı ve ses toplukları için bestelenmiştir. Schönberg'in tanımladığı gibi Webern, "kısacık bir soluğa sığdırılmış öyküler" yaratmıştır. Bu kısa ve öz yapıtlar aynı zamanda fırtınasız, huzurlu bir ortam oluşturur. Webern'in uzak aralıklara atlama tekniği, bir sesin diğerine bağlanmasını geciktirerek gerilim yaratmakta, böylece dışavurumcu felsefeye ve dramatik anlatıma katkıda bulunmaktadır. Aynı teknik Schönberg'in Güne Şarkıları'nda ilk kez kendini göstermiştir. WEBERN'İN BAŞLICA YAPITLARI Orkestra: Yaz Rüzgârında (im Sommerwind) (1904); Passacaglia, Op.1 (1908); 5 Bölüm, Op.5 (1909); 6 Parça, Op.6 (1909); 5 Parça, Op.10 -küçük orkestra- (1911-13); Senfoni, Op.21 (1928); Çeşitlemeler, Öp.30 (1940); 9 çalgı için Konçerto, Op.24 (1934-1940). Koro: Das Augenlicht, Öp.26 (1935); Goethe Şarkıları, Op.19 (1926); Birinci Kantata, Op.29 (1939); İkinci Kantata, Op.31 (1943). Çalgı topluluğu eşliğinde şarkılar: Rilke Lied'leri, Öp.8 (1911); Liedler, Op.12, Op.13, Op.14, Op.15, Op.16, Op.17, Op.18 (1914-25). Piyano eşliğinde şarkılar: Avenarius Şarkıları (1900-1901); Üç Şiir (1903); 8 Neşeli Şarkı (1904); Dehmel Lied'leri (1906) George Lied'leri, Op.3 (1908); Stefan George Lied'leri, Op.4 (1909); 4 Lied, Op.12 (1917) Jöne Şarkıları, Op.23 (1934); Jöne Lied'leri, Op.25 (1935). Oda Müziği: Tek bölümlü Kuvartet (1905); Piyanolu Beşli (1906); Yaylı çalgılar kuvarteti için 5 Bölüm, Op.5 (1909); Keman ve piyano için 4 Parça, Op.7 (1910-15); Yaylı çalgılar kuvarteti için 6 Bagatel, Öp.9 (1913); Çello ve piyano için 3 Küçük Parça, Op.11 (1914); Kuvartet (keman, piyano, saksofon ve klarinet), Op.22 (1930); Yaylı Çalgılar Kuvarteti, Op.28 (1938) Trio için Bölüm (1925); Trio, Op.20 (1927). Piyano için: Çeşitlemeler, Op.27 (1936). |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Anton Bruckner -------------------------------------------------------------------------------- Bruckner, bugün müzik tarihinde Klasik Viyana Okulu olarak bilinen bestecilerle (Beethoven, Haydn, Mozart ve Schubert) 19. yüzyıl sonu - 20. yüzyıl başı bestecilerini (Mahler. R. Strauss, Schön-berg) birbirine bağlayan bir köprüdür. Beethoven gibi 9 senfoni yazan, biçimde Klasik kalıp kullanan, armonide ve orkestralama yönteminde büyük bir zenginlik sergileyen Joseph Anton Bruckner, 4 Eylül 1824'te Kuzey Avusturya'da, Ansfelden'de dünyaya gelir. Ana ve babası birer eğitimcidir. San Florian Manastırı'nın korosunda şarkı söylerken, keman, piyano, org çalmayı ve müzik teorisini öğrenir. Sonradan bu manastıra org öğretmeni olur. 1856'da Linz'de orgculuğa başlar, ardından. Viyana'ya gidip öğrenimini derinleştirir. 1861 yılında müzik kuramcısı ve orgcu Simon Sechter ile orkestralama çalışır. Otto Kitzler'den biçim (form) dersleri alır. Ve Kitzler ona Wagner müziğini tanıtır. 1863'te Tannhauser'i dinleyince Wagner karakterinde eserler üretmeye başlar. Otuz yaşlarına kadar yeteneğine güvenmediğinden besteleme işini ciddiye almaz. Kırk yaşına vardığında ilk senfonilerini ortaya çıkartmaya başlar. 1868'de Viyana Konservatuvarı'nda Sechter'in yerine org ve kontr-puan dersleri verir. Aynı zamanda imparatorluk kilisesinin orgcusu olur. 1869'da Fransa'da, 1871'de İngiltere'de başarılı org turneleri yapar. 1871'de profesör olur. 1873'te Bayreuth'a giderek Üçüncü Senfoni'sini Wagner'e adar ve onun müziğini iyice özümser. Bundan sonraki senfonilerine Wagner tarzında bir tuba dörtlüsü ekler. 1891'de öğretim görevinden istifa eder, köşesine çekilip, Tanrıya adadığı Dokuzuncu Senfoni'sini tamamlamaya uğraşır. Ancak bitiremeden 11 Ekim 1896 tarihinde ölür. Vasiyeti üzerine San Florian Manastırı'ndaki orgun altına gömülür. Bruckner'in besteleme süreci içindeki en önemli esin kaynağı, Barok mimarideki San Florian Manastırı'nda geçirdiği çocukluk günlerine dayalıdır. Ruhani ortamın yüceliği hemen her yapıtına yansımıştır. Wagner ise onun için başlı başına bir esin kaynağı olmuş, besteleme sürecinde olgunluğa tırmanmasını sağlamıştır. Re Minör Missa'sı ve onu izleyen Mi Minör Missa ile Birinci Senfoni, Wagner izlerini taşır. Son büyük ve Üçüncü Missa'sı (Fa Minör), ruhsal bir bunalımın ardından Tanrıya şükran sunmak için 1868'de yazılmıştır. Kısa koro parçaları, hem dinsel hem dünyasal karakterdedir. Tek oda müziği yapıtı, Fa Majör Yaylı Çalgılar Beşlisi'dir. Bruckner, Te Deum ve birkaç koro yapıtı dışında kendini senfoni yazmaya adamış bir bestecidir. Senfonilerinde Beethoven'in Dokuzuncu Senfoni'sini kendine temel bir taslak olarak seçer: Anıtsal, görkemli bir giriş bölümü; derin bir ağır bölüm; canlı, kamçılayıcı bir scherzo ve toparlayıcı bir son bölüm. Yine de biçim açısından Bruckner'in kendine en yakın bulduğu besteci Schubert olmuştur. Tıpkı Schubert gibi gelişme sağlamak için, yinelenen bölümleri ayrı tonlarda yazar. Bruckner, bir türlü kendine güven kazanamadığından her zaman her türlü eleştiriyi değerlendirmiş, özellikle senfonilerinde pek çok değişiklik yapmıştır. Bazen bu eleştirilerin etkisiyle geniş soluklu yapıtlarını kesip kısaltmış, bazen de aynı senfoniyi birkaç kez ele alıp üç değişik versiyona kadar baştan yazmıştır. Yalnız önemli Viyana eleştirmenlerinin değil, küçücük öğrencilerinin bile fikrini dinlemiş, onların bile senfonilerinde değişiklik yapmasına göz yummuştur. Neyse ki özgün yazıları da koruduğundan bugünkü seslendirmeler, ilk şekline, özgün yazılara bağlı olarak yapılmaktadır. Romantik Senfoni, dördüncü senfonisidir. 1874'te yazmış, 1880'e kadar üç kez yenilemiştir. Tüm senfonileri arasında en popüler olanıdır. İlk kez 1880 yılında Viyana'da çalınan bu senfoni büyük ilgi toplamıştır. İzlenmesi kolay melodileri, orkestra renk paletinin genişliği ve duygusal anlatımı, ilk seslendirildiği günden beri dinleyicileri etkilemiştir. Müziğin resimlediği konularla programlı bir senfoni niteliğini taşır. Örneğin, bir ortaçağ kentini, şövalyeleri, güneşin doğuşunu anlattığı ilk bölümden sonra, ikinci bölümde viyolaların çaldığı bir serenat; üçüncü, hareketli scherzo bölümünde bir turna avı ve şöleni; son bölümde kuğunun romantik ölüm şarkısı yer alır. Bruckner'in Katolik inançlarına bağlılığı, müziksel doğasına da Kilise modlarını getirmiştir. Ayrıca, onca yıl org çalmasının ve orgun yapısını çok iyi tanımasının sonucu olarak orkestra yazısını da bloklara ayırarak bir org yapısına benzetmiştir. Bruckner'in en özgün yönü, zaman kavramında yatar. Uzun tutulan notalar, örneğin kemanlardaki tremolandolar gibi, birbirini izleyen figürlerin durmadan tekrarlanması, yapıta belli bir durgunluk getirir. Böylece Bruckner'in senfonik kurgusu devingen değil durağan bir kurgudur. Bu uygulama ilerde Messiaen'i etkileyecektir. Temaların uzunluğu da Bruckner'e özgü zaman kavramının örneğidir. Bruckner'in senfonilerindeki heybetli ortam, ortaçağ katedrallerinin ulu yapısına benzetilmiştir. Bakır üflemeli çalgıları hemen her senfonide sözsüz koraller gibi kullanması da ayrı bir özelliğidir. BRUCKNER'İN BAŞLICA YAPITLARI Senfoniler: Re Minör (1864); No.1, Do Minör (1865-66); No.2, Do Minör (1871-72); No.3, Re Minör (1873-74); No.4,"Romantik" Mi Bemol Majör (1874-1880);No.5, Si Bemol Majör (1875-76); No.6, La Majör 1879-1881); No.7, Mi Majör (1881-1883); No.8, Do Minör (1884-1887); No.9 Re Minör (1891 'de başlanmış ve bitmemiştir). Koro için besteleri: Requiem (1849); Missalar: No.1 (1864); No.2(1866); No.3 (1868); Te Deum (1884); kantata ve motetler. Oda Müziği: Fa Majör Yaylı Çalgılar Beşlisi (1879). |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Sagopa Kajmer a.k.a DJ Mic Check -------------------------------------------------------------------------------- Yunus Özyavuz 1978 Samsun doğumlu. -İlk olarak Samsun'da yerel radyoda dj'lik yapmaya başladi. -1997 de üniversite okumak için İstanbul'a geldi. "İSTANBUL ÜNVERSİTESİ FARS DİLİ VE EDEBİYATI" -1998 de kendi müzik studyosu KUVVETMİRA'yı kurarak müzik çalışmalarına başladı. -1999 yılında çeşitli sanatçıların yeraldığı ilk türk rap albümü "Yeraltı Operasyonu"albümünde ilk projesi olan "SİLAHSIZ KUVVET" ismiyle yer aldı ve en fazla dikkati çeken kişi oldu. -2001 yılında ilk albümü SILAHSIZ KUVVET "Sözlerim Silahım" çıkardı. -2002 yılında ikinci albüm SILAHSIZ KUVVET "İhtiyar Heyeti"çıktı . -2002 "SAGOPA KAJMER"i yarattı.İsmiyle aynı adı taşıyan bir albüm çıkardı. -2002 yılında CEZA "Med Cezir" albümünün produktorlüğünü yaptı..Albümün tüm müziklerini kendisi yaptı. -2003 yılında yeni albümü "Bir Pesimistin Gözyaşları" albümünü tamamladı ve 2004 yılında double olarak 150 dakika süren bir albüm piyasaya çıkarttı.Yepyeni bir sound yaratarak büyük dikkat çekti. - 2004 yılında FUCHS "Huzur N Darem" albümünün produktorlüğünü yaptı. -2004 Cem Yılmaz'ın G.O.R.A. filminin Soundtrack müziklerini yaptı."Al !de buradan Yak isimli parçaya video klip çekti. -Dj MicCheck Türkiye'de "turntablizm" akımının öncüsüdür.(plaklarla scratch show) -İstanbul'a yerleştikten sonra müzik çalışmaları ve üniversite eğitiminin yanı sıra en güçlü radyolarda müzik diraktörü ve dj olarak çalıştı.Halen Power fm' de program yapmaktadır. -h2000 ve j&b festivallerinde dj'lik yaptı.Yurt dışında çeşitli yerlerde Dj'lik yaptı. Çok önemli bir müzik birikimi ve arşivine sahip Dj MicCheck "Sagopa Kajmer" kimliğiyle "PESİMİST UNDERGROUND RAP" tarzını oluşturmuş , müzik kalitesi ,söz zenginliği ve etkileyici sesiyle kendisini birçok değişik kitleden insana kanıtlamıştır. Yurt dışından sanatçılarada altyapı müzikler hazırlamıştır. SAGOPA KAJMER "Romantizma" 2005 KOLERA Solo Albüm |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Akşemseddin -------------------------------------------------------------------------------- HAKKINDA YAZILANLAR Fethin görünmez mimarı Akşemseddin Hazretleri Akşemseddin; Hazret-i Ebûbekir’in evladından, Şihâbüddin Sühreverdi’nin torunudur. Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir, ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek. Arar, sorar, istihareye yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli. Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır. Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e. Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden olduğu işaret edilir. Hatta zincirlerle çekilir ki, uyandığında izi vardır boynunda. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker... Ve kavuşur affa. Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir. Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda “seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder. İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar. İstanbul gibi bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman. Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür. YEMEĞİ İÇMEYİ UNUTUR Ancak, bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar. Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?” derler, “Maceranın sırası mı şimdi?” Genç sultanı Bizansla boğuşmak değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz. Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür. Akşemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!” Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır. Mihmandârı Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini bulmak. Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür. Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle. “Büyük sahabe bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada?” Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!” buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar. Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler. KAÇIŞ Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der, “Beni de dervişleriniz arasına alın”. Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla “Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!” Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan. O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir. Göçemedin gitti yani... Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!” |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Akşemsettin in hayatı -------------------------------------------------------------------------------- Akşemsettin, (1389/1390 - 1460) asıl adı ile Şeyh Mehmet Şemsettin Bin Hamza, 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biridir. 1389 yılında Şam’da doğmuştur. Haci Bayram Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır. İstanbul'un manevi fatihi olarak'ta anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı 'Akşeyh' veya 'Akşemseddin' adlarıyla meşhur olmuştur. Soyu, Hazret-i Ebu Bekir'e kadar ulaşır. Ünlü İslam büyüğü Akşemsettin, küçük yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. Medrese öğrenimini zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin yanında tamamladıktan sonra seçkin bilginler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı. Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tıp alanında bulaşıcı hastalıklar üzerinde de önemli çalışmalar yaptı. Araştırmaları sonunda Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve Risalet-ün Nuriye adlı Tasavvuf kitapları bilinen ünlü eserleridir. Akşemsettin'in asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yârarlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub'el Ensari'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünyâ malına önem vermeyen ve Fatih Sultan Mehmet'in büyük saygı ve sevgisini kazanan Akşemsettin Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'a ayak bastı ve kendisine verilen önem, bir ünlü olacak hikayeye dönüştü. İstanbul'a giriş Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giren Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemsettin, Molla Hüsrev ve Molla Gürani ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu karşılıyan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor. Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin'i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek: "Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i göstererek: "Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", diyor. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464 yılında yaptırılmış olan türbesi Bolu İlinin, Göynük ilçesindedir. İlçede her yil , İstanbul'un fetih günü olan 29 Mayıs(mayısın son pazarı) tarihinde anma günleri düzenlenmektedir. Eserleri 1. Risalet-ül-Nuriyye (Nur Risalesi) 2. Def’ü Metain 3. Risale-i Zikrullah 4. Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli 5. Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamları) 6. Maddet-ül-Hayat (Hayat Maddesi) 7. Nasihatname-i Akşemsettin (Akşemsettin Nasihatnamesi) 8. Kitab-ül-Tıp (Tıp Kitabı) 9. Hall-i Müşkülat (Güçlüklerin Halli) |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Çamur -------------------------------------------------------------------------------- Çamur, 1996 Haziran'ında Murat (vokal-bağlama) ve Çağatay (gitar) tarafından Sakarya'da kuruldu. Temmuz'da birlikte Ankara'ya gittiler ve iki şarkıdan oluşan ilk demolarını aynı yıl Ankara Gazi Üniversitesi Stüdyosu'nda kaydettiler. Bir yıl boyunca müzik hayatlarını Ankara'da devam ettirdikten sonra 1997 yılında Sakarya'ya döndüler ve davullarını Erdem Ateş'in, bas gitarlarını da Özgür Derya'nın çaldığı ikinci demolarını kaydettiler ve bir yıl boyunca Özgür ve Erdem ile birlikte İzmit Eğlence Fuarı'nda performans sergilediler. 1998 yılının yaz aylarında Çamur'un uzun yıllar birlikte çalacağı kadro oluştu. Turgay Çetin (davul), Ömür Kılıçaslan (bas gitar), Ozan Yılmaz (klavye), Çağatay Kadı (gitar) ve Murat Ak'tan (vokal-bağlama) oluşan Çamur, İzmit ve çevresinde tanınan bir grup haline geldi.. 1999 yılında o zamanki adı StüdyoEKOL olan Kadıköy Müzik Yapım ile albüm anlaşması yapan Çamur, stüdyo çalışmaları için İstanbul'a geldi ve bu şehirde performanslarını sürdürmeyi devam ettirdi. 2000 yılında StüdyoEKOL'de gerçekleştirdikleri kayıt zamanın olumsuzlukları nedeni ile albüm niteliği kazanamadı. Ve bu süreç grup üzerinde olumsuz bir etki yarattığından Çamur uzun süre sessiz kaldı. 2003 yılında tekrar toparlanan Çamur yeni şarkılarını yapmaya başladı. 2004 yılında 9. Roxy Müzik Günleri'ne katılan grup yarışmada 2. oldu ve bir çok festivalde sahne aldı ve konserler verdi. Barışarock 2004'te performans gerçekleştiren grup artık İstanbul'da da tanınır hale geldi. 2004 yılı grubun kadrosunda da önemli değişikliklerin olduğu yıl idi. Çamur sahneye artık 9 kişi olarak çıkıyordu. Uzun yıllar birlikte çaldıkları Ozan Yılmaz'ın (klavye) yerini Alican Ecevit aldı. Daha önce gupta bas gitar çalan Ömür Kılıçarslan kendi tasarımı ve üretimi olan Çağlama isimli aleti çalıyordu. Bas gitarı da Cihan Uca devralmıştı. Akın Togay, Emre Kocabaş ve Güney Yabar'da perküsyonları çalıyorlardı. 2004 yılı sonbaharında başladıkları albümlerinin kayıtlarını 2005 Haziran'ında bitirdiler. "Bu Aşkın Izdırabını..." adını verdikleri albümlerinde 11 şarkı bulunuyordu ve albüm 6 Ocak 2006 tarihinde raflardaki yerini aldı. Resim Otomatik Küçültülmüştür. Bu yazıyı Tıklayarak Orjinal Halini Görebilirsiniz. Bu resim 666x332 Boyutlarında ve 102 KB dir. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Mehmet Kara -------------------------------------------------------------------------------- 1960 Mersin (Gülnar) doğumludur. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1986). Ankara Üniversitesi Hukuk, Siyasal Bilgiler ve Ziraat fakültelerinde Türk dili okutmanlığı görevinde bulundu (1987-1993). Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış bir eser üzerinde dil incelemesi yaparak yüksek lisansını tamamladı (1988). Sovyetler Birliği'nin dağılmaya başladığı yıllarda hocası Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun'un açtığı çığırı izleyerek Türk lehçelerine karşı derin bir ilgi duydu. Onun rehberliğinde Türkmen şairi Ata Atacanov'un şiirleri üzerinde bilgisayar destekli bir stilistik çalışması yaparak doktor oldu (1996). Türkmenistan'a giderek sahasıyla ilgili araştırmalarda bulundu ve uluslararası düzeyde toplantılara katıldı. Yazdığı makaleleri, Türk Dili, Türk Yurdu, Türk Kültürü, Bilig, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi gibi dergilerde yayımladı. Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Türk Dil Kurumu ve Millî Eğitim Bakanlığının ortaklaşa yürüttükleri "Ortak Türk Edebiyatlarını Yazma Komisyonu"nda; Türk Dil Kurumu ile Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansının birlikte yürüttükleri "Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri Projesi"nde görev aldı. Gazi Üniversitesiyle Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak Türk lehçeleri dersleri okuttu. Kırk yaşına eriştiğinde kendini yeniden yapılandırma ihtiyacını hissetti. Pozitif düşünce, sinir dili programlaması, kişilik gelişimi, beden dili, stres yönetimi, beyin ve fonksiyonlarıyla ilgilenmeye başladı ve iç enerjiyi keşfetti. Hayatın akışkanlığı içerisinde yorgunluk denen şeyin aslında stres ve çatışma olduğunu anladı ve hiç yorulmadan kesintisiz üretme becerisini kazandı. Sağlıklı iletişimle ve her şeye olumlu yandan bakmakla, hayat karşısındaki dayanıklılığını arttırdı. Bunlar, olaylardan olumsuz etkilenmesine karşı birer kalkan oldular. Mahrum bırakıldığı zamanlarda sahip olduğu şeyleri yeniden yorumlayarak motivasyon çıtasını yükseltti. “Neydim, ne oldum?” macerasına somut cevaplar aradı. Modernleşen Türk toplumunda şuur altını harekete geçiren toplumsal atmosfer motivasyonunun yok olduğunu ileri sürerek geliştirdiği kişisel atmosfer motivasyonuyla ney üflemekten bilgisayar yazılımına kadar bir dizi etkinlikle uğraştı. Yirmi Türk lehçesinin Kiril harfli metinlerini elektronik ortamda Lâtin'e çeviren bir yazılımın geliştirilmesine öncülük etti ve bu yazılıma "Gaspıralı Ver. 1.0" adını verdi. Daha sonra aynı programın ASP tabanlı olarak geliştirilmesini sağladı. Anılan programın ASP tabanlı biçimi, KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI adresinde ücretsiz olarak Türk dünyasının kullanımına sunuldu. Bu programın geliştirilmesine öncülük ettiği için kendisine Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi tarafından "2004 Yılı İletişim Dalı Büyük Ödülü" verildi. Türk Dil Kurumu tarafından düzenlenen “V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı”na sunduğu “Bir Eskimo Dilinde Türkçenin İzleri-I” adlı bildirisiyle Türkçe-Eskimoca ilişkilerini dünyada ilk defa gündeme getiren kişi oldu ve bu bildirisi büyük yankı uyandırdı. Yaptığı çalışmaların bir ürünü olarak Who is Who in Turkey? (Türkiye'de Kim Kimdir?) adlı biyografi ansiklopedisinde hayatı ve eserlerine yer verildi. 06.06.2002 tarihinde "Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Doçenti" unvanını aldı. Şu anda Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olan Kara, evli ve üç çocuk babasıdır. ESERLERİ: İnceleme ve Araştırmaları: Nerede Hata Yaptık? -Zeki Karakaya ve Ahmet Efe ile birlikte- (1991), Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni-Türk Dünyası Şiir Güldestesi -Metinler/Bildiriler/Seçmeler -Yayına hazırlayan- (1993), Ata Atacanov’un Şiirleri I-II - Giriş-Metin-Aktarma-İnceleme-Gramer Dizini- (1997), Türkmen Türkçesi ve Türkmen Edebiyatı Üzerine Araştırmalar (1998), Türkmence - Giriş-Gramer-Metinler-Sözlük (2001), Türkmen Türkçesi-Türkiye Türkçesi Deyimler Sözlüğü –Ahmet Karadoğan ile birlikte– (2004), Ayrı Düşmüş Kelimeler (2004), Türkmen Türkçesi Grameri (2005). Şiir Kitapları: Gün Doğmak Üzere (1990), Denizi Mavileştiren Uyku (1992), Gündüz Tükenmeden (2000). |
|
|
|
![]() |
| Konu Yönetim Seçenekleri | |
| Konu Gösterim Seçenekleri | |
|
|