Kültür ve Sanat içinde Onlar zaten doğuştan ‘darbe’li konusu , Beynelmilel’le sinemamızda taze bir soluk estiren Sırrı Süreyya Önder’in senaryosundan Murat Saraçoğlu’nun çektiği ‘O... Çocukları’, 12 Eylül döneminde genelev kadınlarının çocuklarına bakılan bir evde yaşananları anlatıyor UĞUR VARDAN Not: Bu ...
|
|
|||||||
| KAYIT OL | Yönetim Takımı | Üye Listesi | Tüm konuları okunmuş kabul et |
|
|
#1 (permalink) |
|
EN Adaletli
![]() |
Beynelmilel’le sinemamızda taze bir soluk estiren Sırrı Süreyya Önder’in senaryosundan Murat Saraçoğlu’nun çektiği ‘O... Çocukları’, 12 Eylül döneminde genelev kadınlarının çocuklarına bakılan bir evde yaşananları anlatıyor UĞUR VARDAN Not: Bu yazıyı film izledikten sonra okursanız, en azından filmden daha çok tat alırsınız. ‘Kolera günlerinde aşk’ oluyor da, darbe günlerinde niye olmasın? Sinemamızın, tam da ihtiyacı olduğu günlerde ortaya çıkan yeni kalemlerinden Sırrı Süreyya Önder hem senaryosunu yazdığı, hem de Muharrem Gülmez’le kamera arkasında da yer aldığı ‘Beynelmilel’den sonra ‘O... Çocukları’nda yine kalemiyle karşımızda. Bu kez yönetmenlik koltuğuna tek bir isim oturmuş: ‘120’de ‘ikili’ bir kamera arkası deneyimi yaşayan Murat Saraçoğlu. Önder’in payınaysa sadece yazmak düşmüş. ‘O... Çocukları’, tıpkı ‘Beynelmilel’ gibi 80 sonrasına göz atarken hem belli bir politik duruş ortaya koyuyor, hem bir aşk hikâyesinin izini sürüyor, hem de darbe ortamında ‘entertainment’ dünyasının ‘emekçileri’ arasında geziniyor; özetlersek düğünlerde çalarak hayatını kazanan ‘Gevendeler’in yerini, dünyanın en eski mesleğini icra edenler almış. Önder’in, bir dönem yakından tanıma fırsatı bulduğu bu insanların hayatına dair gerçekçi gözlemlere dayalı öyküsü, polisten kaçmak zorunda olan ve çözümü İtalya’ya gitmekte bulan solcu bir annenin çabalarıyla açılıyor. Kızı Hazan’ı, Tarlabaşı’nda, genelev kadınlarının çocuklarına bakan Mehtap ananın ‘çizgidışı’ çocuk yuvasına emanet eden Meryem, belli bir zaman sonra yavrusuna kavuşmanın hayalini kuruyor. Türkiye’deki rejimi, Mussolini’den daha faşistçe bulan İtalyanların kurduğu bir örgüt, Hazan’ın getirilmesini üstleniyor. Plan bellidir, önce miniğe İtalyanca öğretilecek, daha sonra da doktor bir çift, kendi kızlarıymışçasına Hazan’ı yurtdışına kaçıracaktır. Lakin bu öğretim işi problemlidir. İşte bu noktada Türk baba ve İtalyan anneden olma Donatella devreye giriyor. Soprano olmak için çabalayan ama sınavlarda, İtalyan jüriden “Sesin fazla Doğulu” eleştirisini alan genç kız, İstanbul’a geliyor ve Hazan’ın eğitimini üstleniyor. Ne var ki Mehtap ananın evi, eğitim için pek müsait değildir. Ama devreye aynı evde büyümüş olan Saffet’in iyi niyetli çabaları, töre baskısından kaçarak fahişe olmuş Hatice’nin gayretleri ve yuvadaki çocukların şirinlikleri giriyor ve bütün bu çelişkiler yumağında iki aylık eğitim süreci başlıyor. ‘O... Çocukları’nın, öykünün geçtiği ve karakter çatışmalarının yoğun olarak yaşandığı Mehtap ananın evi bölümlerine kadarki süreci temposuz ve seyircisini içine almakta zorlanarak geçiyor. Ne zaman ki hikâye, Mehtap-Donatella çekişmesiyle Doğu-Batı eksenine kayıyor, nispeten heyecan kazanıyor. Arada da evdeki çocukların muzurlukları, mahalledeki ‘gerçek’ çocuk yuvasının orta sınıf veletleriyle olan çekişmeler derken Saffet’in yavaş yavaş Dona’ya abayı yakışı, keza iğneci Lokman’ın Mehtap’a karşı duyduğu aşk ve nihayetinde Hatice’nin, kendisini vurmaya gelen oğluna hem yaklaşma hem de kaçış çabaları gibi unsurlar filmi hareketlendiriyor... İzler derinleşemiyor Ama bütün bunlara rağmen ‘O... Çocukları’ geride derin bir etki bırakamıyor. Senaryo Önder’in, yönetmenlik de Saraçoğlu’nun; karşımıza çıkan filme ilişkin sorun kimde bilemiyorum ama hikâyenin ikna ediciliği konusunda problemler var. Örneğin Özgü Namal’ın canlandırdığı Donatella karakteri pek inandırıcı değil. Kızcağız niye kalkıp Türkiye’ye geliyor, film bize bunu açıklamakta zorlanıyor. Gerçi, ilerleyen bölümlerde Saffet, “Bak sen de işi gücü bırakıp buralara geldin, demek ki senin gibi insanlar da varmış” diyerek meseleyi toparlamaya çalışıyor ama tabii ki yeterli olmuyor. Benzer bir problem finalde de var; İtalya’ya kaçış biraz çalakalem ve mantık kurallarını zorlar bir biçimde olmuş. ‘Akvaryumdaki balıkların suyunu değiştirme’ metaforu ise kâğıt üzerinde şık ve anlamlı duruyor ama filmde bence kitabi kaçmış. Bir de ‘küfür meselesi’ var. Küfür malum hayatın her alanında... Her ne kadar ‘seyircisiz maçlara’ neden oluyorsa da, bireysel açıdan yaşamımızı renklendiren başlıca unsurlardan biri. Ama tıpkı hayatta olduğu gibi bir filmde de yakışanı var yakışlayanı var. ‘O... Çocukları’nda da bazıları iyi duruyor ama bazıları ise hem ağıza oturmuyor, hem de zekâ kokmuyor. Dolayısıyla onların da iyi bir süzgeçten geçmesi gerekiyormuş sanki. Donatella ileride ne olacak? Oyunculuklara gelince; Demet Akbağ, Özgü Namal, Sarp Apak, Altan Erkekli iyiler ama onların iyi olduklarını bu film öncesinde de biliyorduk. ‘O... Çocukları’ vasıtasıyla, bence kariyerlerine derin bir çizik atmıyorlar. Öte yandan İpek Tuzcuoğlu ise Urfa’daki ailesinden kaçıp geneleve düşmüş kadında çok fazla kentli duruyor. ‘Beynelmilel’in finalinde öykü günümüze taşınıyor ve Gülendam, televizyon ekranındaki Kızıl Ordu görüntüleri sayesinde kendi geçmişiyle hesaplaşıyordu. Peki bu filmdeki Donatella günümüzde nasıl bir yol çiziyor? Donatella Piatti misali Türkiye’ye dönüp yazı çizi işine mi giriyor, yoksa Leyla Gencer misali bir ‘diva’ olma yolunda mı ilerliyor? Merak ettim de... ‘Orada olmayan adam’a dair... Altı ayrı karakter üzerinden Bob Dylan’ın hayatını anlatan ‘Beni Orada Arama’, festival sonrası vizyon gören filmler kervanına katılıyor ‘Velvet Goldmine’ın yaratıcısı Todd Haynes, yeniden ‘müzik bahçesi’ne dönüyor. Son olarak yaklaşık altı yıl önce çektiği ‘Cennetten Çok Uzakta’da (ki film bir yeniden çevrimdi), ırk ayrımının ayyuka çıktığı bir dönemi hüzünlü bir öyküyle yad eden usta yönetmen, ‘Beni Orada Arama’da (I’m Not There), Bob Dylan biyografisini farklı bir dille önümüze atıyor. Yakın zaman önce izlediğimiz ‘Ray’ ya da ‘Walk The Line’ gibi düz ve herkesin anlayabileceği bir hayat hikayesi yerine, bölüp parçalanmış ve birleştirilmesi seyirciye bırakılmış bir film var karşımızda. Kimbilir, Ray Charles ya da Johnny Cash gibi öykülerde son noktalar konulduğu için, toparlamak daha kolaydır. Malum Bob Dylan daha yaşıyor ve bu yaşama dair net bir açıklama yok. Kimi biyografilerden ya da Joan Baez veya Edie Sedgwick’le olan ilişkilerinden bildiğimiz üzre (ya da hatırlatıldığı üzre diyelim) iyiliğe olduğu (biraz acımasız olacak ama) kötülüğe de yakın bir profil sunuyor Dylan. Haynes de ‘İyinin ve kötünün bahçesinde’ dolaşırcasına, altı farklı karakterle girişmiş üstadın hayat hikayesine. Sembolleri çözmek gerek Film, doğrusu sabır isteyen bir deneme. Ayrıca ben kimin kimi sembolize ettiğini filmi izlediğimde pek anlamamamıştım. Sonuç? Marcus Carl Franklin’in Woody Guthrie, ‘Koku’dan hatırladığımız Ben Whishaw’un Arhtur (Rimbaud), Christian Bale’in Jack, ‘rahmetli’ Heath Ledger’ın Robbie, Cate Blanchett’in Jude, Richard Gere’ın da Billy The Kid karakterleri üzerinden Dylan’ın farklı yüzlerine hayat verdiği film, kuşkusuz takdire şayan bir çaba. Ama ben muhafazakar bir izleyici olarak, klasik bir biyografiyi izleyip daha az yorulmayı ve kafa patlatmayı tercih ederdim. Ayrıca o çok çok övülen Cate Blanchett tercihinin de pek başarılı olmadığını kanısındayım. BUNLAR DA VAR Şantaj Marcel Langenegger’ın yönettiği ve Ewan McGregor, Hugh Jackman, Michelle Williams ile Maggie Q’nun oynadığı ‘Şantaj’ (Deception - The List), bir gerilim öyküsü. Film, her şeyi iş olan, kendilerine ayıracak zamanları ve alanları olmayan borsacıların dünyasında geçiyor. Bütün borsacıların en heyecan verici ortak yanı, ‘Liste’ adında bir tür seks kulübüdür. Cep telefonuyla arayıp, dört kelime söylemeleri cinsel açıdan doyurucu bir gecenin başlangıcı olabilmektedir. Borsa simsarlarından Jonathan’ın, son derece çekici ve gizemli bir kadınla girdiği ilişki, onu hayal bile edemeyeceği bir ihanet ve cinayet dünyasının içine sokar. (Kültür Sanat) Hep Seni Aradım Paul McGuigan’ın yönettiği ve Josh Hartnett, Rose Byrne, Matthew Lillard ile Diane Kruger’ın oynadığı ‘Hep Seni Aradım’ (Wicker Park) haftanın romantik kontenjanından. Şikago’nun Wicker Park bölgesinde yaşayan Matthew bir gün çalıştığı işyerinin penceresinden karşı kaldırımda en yakın arkadaşı Luke’a ait ayakkabı dükkânının vitrinine bakan bir kız görür. Artık Matthew onunla tanışmak için her yolu deneyecektir ancak bu ilişkinin bütün yaşamını etkileyeceğinden haberi yoktur. Matthew ve Lisa birbirlerine aşık olurlar ve kader ağlarını örmeye başlar. (Kültür Sanat) Asla Pes Etme Jeff Wadlow’un yönettiği ve Sean Faris, Amber Heard, Cam Gigandet ile Evan Peters’in oynadığı ‘Asla Pes Etme’ (Never Back Down), bir gençlik macera filmi. Jake’in hayatındaki yeni dönüşümler, okulun en güzel kızı Baja ile tanışmasıyla başlar. Onun davetiyle bir partiye katılan Jake, orada Ryan adlı bir gençle istemeden kavga eder. Dövüşü kaybedince de çevresi tarafından küçümsenmeye başlar. Arkadaşı Max, Jake’e karışık savunma sanatları sporundan bahseder... (Kültür Sanat) Üç Haydut Hayo Freitag’ın yönettiği bir animasyon. Seslendirenler hanesinde Müşfik Kenter, Oya Küçümen, Nilgün Kasapbaşoğlu ile Haldun Ergüvenç’in isimleri var. Konusu ise şöyle: Karanlık ormanlarda üç haydut yaşarmış. Bir gün karşılarına çıkan arabada çalacak hiçbir şey bulamayınca, küçük yolcu Tiffany’yi kaçırmışlar. Ve işte asıl macera o zaman başlamış, çünkü küçük yetim Tiffany korkmadığı gibi, yeni bir aile buldum diye sevinmiş. Tiffany ile mağaralarına geri dönen Üç Haydut ise, hayatlarının hiç tahmin etmedikleri şekilde değişeceğinin henüz farkında bile değilmiş.
__________________
En sonunda ruhsuz bir ceset olur sonunda. Beklediğin bi medet olur dünya, Ölüm üzerinde bir iki anlık misafirdir ömür. Bu neşenin sonudur elbet derin bi baş ağrısı, Kahkahalar bugün senin, peki ya bundan sonrası? Gün geçer ve dost göçer; azdır yandaş sayısı, 1 Ocak kışında gözün uzaktan izler mayısı. |
|
|
|
![]() |
| Konu Yönetim Seçenekleri | |
| Konu Gösterim Seçenekleri | |
|
|